Dokuz Eylül Üniversitesi
Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi
Cilt 2, Sayı:2, 2000

 

YENİ YÜZYILDA MALİ VE PARASAL POLİTİKALARDA YENİDEN YAPILANMA

Dilek DİLEYİCİ

Özlem ÖZKIVRAK

I. GİRİŞ

Yeni yüzyılda devlet anlayışında köklü bir değişim yaşanmaktadır. Bugün için piyasa ekonomisinin tüm dünyada gösterdiği gelişmeler, ülkeleri bu yönde önemli adımlar atmaya zorlamaktadır. Dünya ile bütünleşmeyi amaçlayan bir ülkenin hem devlet yapısını hem de ekonomik durumunu bu değişime ayak uyduracak şekilde yeniden yapılandırması zorunlu hale gelmektedir.

Bu çalışmada bu bağlamda öncelikle dünyadaki değişim göz önüne alınarak, yeni yüzyılda uygulanması gereken ekonomi ve maliye politikaları doğrultusunda Türkiye’de devletin yeni rolünün ne olması gerektiği tartışılacak, daha sonra da buna göre mali ve parasal alanda ve özellikle vergi sisteminde yeniden yapılanmaya yönelik alınabilecek önlemlere yer verilecektir.

II. DEVLETİN GÖREV VE SORUMLULUKLARININ YENİDEN TANIMLANMASI

Türkiye'de piyasa ekonomisi tüm kural ve kurumlarıyla oluşmamıştır ve tam bir işlerliğe sahip değildir. Türkiye’de devlet ise, adeta yapmaması gereken veya yapması zorunlu olmayan tüm fonksiyonları aşırı ölçüde üstlenirken, mutlaka yapması gereken fonksiyonları hiç yapmayan veya yeterince ve etkin bir biçimde yapamayan bir konuma ulaşmıştır. Ancak dünyadaki bir çok ülkede de durum pek farklı değildir. Dünya Bankası’nın “Değişen Dünyada Devlet” adlı raporunda sunulan, altmış dokuz ülkedeki resmi ve gayri resmi yerel girişimciler konusunda yapılan bir araştırmaya göre, bir çok ülke piyasaların gelişmesi açısından temel kurumsal altyapıdan yoksundur ve yine bir çok ülkede devlet temel görevlerini yetersiz bir şekilde yerine getirmektedir. Yatırımcılar bu tür devletleri güvenilir olarak kabul etmemekte, sonuçta yatırımlar ve büyüme zarar görmektedir.

Türkiye’de devletin, yeniden yapılanma sürecinde; öncelikle KİT’lerinin özelleştirilmesindeki tıkanıklıkları gidererek, piyasada üstlendiği aktif - girişimci rolünden sıyrılması; idari reform uygulayarak, işleyiş mekanizmasını şeffaf, basit ve anlaşılır bir yapıya dönüştürmesi; kamu kesiminde insan kaynaklarının geliştirilmesine önem vermesi ve bu doğrultuda kamu kesiminde insan kaynaklarının planlanması, seçimi, geliştirilmesi, motivasyonu ve ödüllendirilmesi ile korunması ve güvencesi konusunda gerekli tedbirleri alması, tüm kamu görevlilerinin mali ve sosyal hakları tek bir yasa ile liyakata dayalı bir şekilde düzenlenmesi gerekmektedir.

Diğer yandan devletin rant yaratıcı ve rant dağıtıcı kimliğinden sıyrılması zorunludur. Çünkü, korumacılık, muafiyet ve istisnalar ile teşvik ve destekleme politikaları, selektif ve geçici nitelikte olması gereken araçlardır ve sürekli ve genel bir nitelik kazanırlarsa, sonuçta özel sektörün temel amacı, büyük olasılıkla, verimli çalışmak yerine devletten rant kaparak, devleti arkasına alarak düşük bir performansla ekonomik faaliyetleri sürdürme şekline dönüşebilmektedir. Türkiye’de devletin, "baba devlet" kimliğinden de sıyrılması gerekir. Piyasa ekonomisinin temel kurallarından biri, iyi olanın ayakta kalması kötü olanın oyunu terk etmesidir. Piyasada, kazanç ve kayıplar özel olmalı, devlet özel aktörlerin kötü kararlarının yol açtığı kayıpları üstlenmemelidir. Devletin, kötü performans gösteren firmaları kurtarması, özel firmaları verimli çalışmaya itecek olan piyasadan silinme korkusunu ortadan kalkar.

Bu çerçevede gelişmekte olan ülkelerde ve Türkiye’de ekonomik hayatta devletin üstleneceği rolün aşağıdaki gibi olması gerektiğini düşünmekteyiz:

-Devlet, tam kamusal mal ve hizmetleri üretir.

-Devlet kural koyucu ve hakemdir. Bu da tarafsız olmasını gerektirir. Devletin bir oyuncu olarak oyuna katılması, tarafsızlığını zedeler; devlet esasen yerine getirmesi gereken en önemli görevini “kural koyucu-hakem” başaramaz.

-Devlet, özel sektörü destekleme görevini; genel olarak altyapı sağlama, piyasayı düzenleme ve gözetme şeklinde sınırlamalı, tutarlı ve istikrarlı iktisat politikaları izleyerek, geleceğin belirsizliğini azaltmalıdır.

-Devlet, serbest piyasa ekonomisini güçlendirmek ve işlerliğe kavuşturmak için; rekabet kurumunun geliştirilmesi, tüketicinin korunması, patent, lisans hakkı vb. hakların korunması gibi alanlarda gerekli yasal, kurumsal ve idari düzenlemeler yapmalıdır. Piyasa kültürünün geliştirilmesine yönelik çeşitli programlar da uygulanabilir.

-Devlet, sağlık ve eğitim hizmetlerinde temel birim olmaktan vazgeçmelidir. Orta ve yüksek öğretim ile tedavi edici sağlık hizmetlerinde devletin bedelsiz arzdan vazgeçerek, bu hizmetlerin özel arzını desteklemesi gerekir. Devlet bu alanlarda genel kuralları koymalı, planlama ve gözetim işlevlerini üstlenmelidir. Zorunlu öğretim ve koruyucu sağlık hizmetleri dışında devlet, sağlık ve eğitim hizmetlerini tüm gelir düzeyindeki vatandaşlar yerine etkin bir tespit ve destek politikası izleyerek, sadece mali gücü yetersiz olanlara bedelsiz sunmalıdır.

-Devlet, özel sigorta kurumlarının yaygınlaşmasını desteklemeli ve işsizlik, sakatlık, hastalık gibi durumlara karşı tüm vatandaşların sigorta kapsamına alınmasını sağlamalıdır. Sadece mali gücü yetersiz olanların primleri devletçe ödenmelidir.

-Yaşlı ve düşkünler ile bakıma muhtaç çocukların ve yetişkinlerin güvenliği, gelişmiş ülkelerde vakıflar aracılığıyla sağlanmaktadır. Ancak ülkemizde bu işin vakıflara bırakılması için öncelikle vakıfların gelişmesi için gerekli tedbirler alınmalıdır. Bu esnada, bakıma muhtaç kişilere öncelikle devletin sahip çıkması ve bu kişilere iyi yaşam koşulları sağlaması zorunludur.

- Devlet araştırma-geliştirme faaliyetleri ile nitelikli işgücünün yetiştirilmesi için gerekli tedbirleri almalı ve bu alanda selektif politikalar ile özel sektörün bu alanlardaki faaliyetlerini desteklemelidir. Çünkü, sürekli iktisadi büyümeyi sağlayan temel faktörler insan kaynaklarının nitelikleri, fiziki sermaye birikimi ve teknolojik gelişmedir.

-Devlet, ekonomik istikrarı, kalkınmayı ve adil gelir dağılımını sağlamak için gerekli iktisat politikalarını, ülke koşullarına uygun, piyasanın işleyişini bozmayacak şekilde ve orta-uzun vadeli bir perspektifte oluşturmalı ve uygulamalıdır.

Devletin ekonomide üstlenmesi gerektiğini düşündüğümüz yukarıda sayılan görevleri yerine getirmede yüksek bir performans göstermesi; mali ve parasal alanda da bir yeniden yapılanmayı gerekli kılmaktadır. Devletin mali gücünün bir sınırı vardır. Bu nedenle devletin üstleneceği görevler ile sahip olduğu gelirler arasında bir orantı olmalıdır. Türkiye’de devletin temel olarak üstlenmesi gereken görevleri etkin bir şekilde yerine getirebilmesi için ekonomide mali ve parasal disiplini sağlaması ve vergileme alanında yeni bir yapılanmaya gitmesi gerekir. Şimdi; Türkiye’de parasal ve mali disiplinin sağlanması ve vergileme alanında yapılması gereken değişiklikler konusuna değinelim.

III. KAMU FİNANSMANINDA YENİDEN YAPILANMA: MALİ VE PARASAL DİSİPLİN

Değişimin tüm yönleriyle yaşandığı günümüzde sınırlı devlet anlayışı ile birlikte mali disiplin ve parasal disiplinin sağlanmasına yönelik tartışmalar da ağırlık kazanmıştır. Aslında parasal istikrarsızlık mali istikrarsızlığın bir sonucudur. Bu çerçevede 21. yüzyılda değişim trendlerinden biri olan sınırlı devlet anlayışı içerisinde devletin ekonomideki payının küçültülmesine yönelik olarak mali ve parasal disiplinin sağlanması büyük önem taşımaktadır.

A. MALİ DİSİPLİNSİZLİK: NEDENLERİ VE SONUÇLARI

Ülkemizde kamu maliyesinde yaşanan temel sorunlar; kısaca kamu kesimi borçlanma gereğinin yüksekliği, kamu harcamaları ve kamu gelirleri cephesinde yaşanan disiplinsizlik, 1970’li yıllardan beri yaşanan kronik enflasyon ve bütçe açıkları, sosyal güvenlik kuruluşları ve KİT’lerin bütçe üzerindeki ağır yükü, özellikle 1990 yılından sonra iç borç stokunda yaşanan artışlar olarak özetlenebilir. Dikkat edilirse, kamu maliyesinde yaşanan sorunların temelinde mali disiplinsizlik vardır.

Mali disiplin kavramı, kamu gelirleri ve kamu giderlerinin birbirine denk olmasını ifade etmektedir. Burada kastedilen sadece konsolide bütçe denkliği değildir. Bütçe gelir ve giderlerinin birbirine denk olması dışında sosyal güvenlik kuruluşları, yerel yönetimler, fonlar, döner sermaye ve KİT’lerin bütçelerini de içine alan tüm kamu gelir ve giderlerinin denkliğidir. Şüphesiz mali disiplinsizliğin farklı nedenleri vardır. Tüm dünyada 1929 Ekonomik Krizinden sonra uygulamaya konulan Keynesyen iktisat teorisi, durgunluk döneminde vergi indirimlerini ve kamu harcamalarının artırılmasını, enflasyonist süreçte ise vergilerin artırılmasını, kamu harcamalarının ise kısılmasını savunmuştur. Fakat 1970’li yıllara gelindiğinde durgunluk döneminde artırılan kamu harcamalarının ekonomik canlanma ile birlikte kısılmadığı ve bu dönemde azalan vergi gelirlerinin vergi oranları artırılarak ve yeni vergiler konularak giderilmeye çalıştığı gözlenmiştir. Keynesyen reçetenin işlememesinin temel sebebi politiktir. Durgunluktan çıkmak yanında seçim öncesinde oylarını arttırmak kaygısıyla da vergi oranlarını indirip kamu harcamalarını artıran siyasi iktidarlar, seçim sonrasında artan kamu açıklarını finanse etmek için vergi oranlarını artırmaya başlamışlardır. Ülkemizdeki durum da dünyadaki gelişmelerden çok farklı olmamıştır.

Tablo-1: Konsolide Bütçe İle İlgili Oranlar

YILLAR

KKBG/GSMH

KON. BÜT. AÇIĞI/GSMH

KON.BÜT.GEL. /

GSMH

KON.BÜT.HAR. / GSMH

1990

7.4

-3.0

13.9

16.9

1991

10.2

-5.3

15.3

20.5

1992

10.6

-4.3

15.8

20.1

1993

12.0

-6.7

17.6

24.3

1994

7.9

-3.9

19.2

23.1

1995

5.4

-4.0

17.7

21.8

1996

8.8

-8.2

18.2

26.4

1997

7.6

-7.6

19.8

27.4

1998

9.2

-7.2

22.3

29.5

Kaynak : Maliye Bakanlığı, 1999 Yıllık Ekonomik Rapor; DPT, Ekonomik ve Sosyal Göstergeler (1950-1997).

Tablo 1’de görüldüğü gibi, kamu kesimi borçlanma gereğinin GSMH'ya oranı özellikle 1990 sonrasında önemli ölçüde artmış ve 1993 yılında %12'ye yükselmiştir. 5 Nisan Kararları sonrasında kısa süreli bir düşüş yaşanmışsa da 1995 sonrasında yeniden artmaya başlamıştır. Konsolide bütçe açığının GSMH'ya oranı da benzer bir gelişim izlemiştir. 1990 sonrası dönemde %1 ila %2 arasında artış kaydeden konsolide bütçe gelirlerinin GSMH'ya oranı, konsolide bütçe harcamaları karşılamaya yetmemiştir.

Mali disiplinsizlik ortaya çıkardığı kamu açıklarının bu kez de finansmanı sorunu ortaya çıkmaktadır. Temel kaynak vergilerdir. Siyasal iktidar vergi oranlarını artıracak ve/veya yeni vergiler koyacaktır. Her ikisi de kişi ve kurumların vergi yükünün artmasına neden olur. Siyasal iktidar ikinci kaynak olarak borçlanma yoluna gidebilir. İç borçlanmaya başvurulması faiz yükünün artmasına yol açacaktır. Dış borçlanmaya gidilmesi sonucunda belli bir süre sonra ana para ve faizi ile birlikte ödenen dış borçlar döviz rezervlerinin azalmasına yol açacaktır. Bu durum ödemeler bilançosunda dengesizliklere sebep olacaktır.

Tablo-2: Kamu Kesimi Borçlanma Gereği Ve Finansmanı (GSMH'ya Oranlar)

YILLAR

KKBG

Vergi Gelirleri

İç Borçlanma

Dış Borçlanma

Hazineye Kısa Vadeli Avans

1975

4.7

14.2

4.9

0.2

0.6

1980

8.8

14.3

6.0

3.0

1.9

1985

3.6

12.0

4.8

0.5

0.7

1990

7.4

15.4

7.6

0.9

0.1

1991

10.2

16.3

15.4

0.4

1.7

1992

10.6

17.3

17.6

1.6

1.6

1993

12.0

17.6

17.9

1.4

2.7

1994

7.9

18.4

20.6

-1.8

1.3

1995

5.2

17.0

17.3

-0.9

1.2

1996

8.8

18.0

21.0

-1.3

1.5

1997

7.6

19.6

21.4

-1.0

0.0

1998

9.2

20.8

21.9

-1.2

0.0

Kaynak: DPT, Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planı, 2000 Yılı Programı; DPT, Ekonomik ve Sosyal

Göstergeler (1950-1997); T.C. Maliye Bakanlığı, 1999 Yıllık Ekonomik Rapor.

Tablo 2'de görüldüğü gibi, ülkemizde kamu kesimi borçlanma gereğinin finansmanında 1990 yılına kadar vergi gelirleri hakim iken, 1990 sonrasında iç borçlanma ağırlık kazanmıştır. 1990 yılında iç borçların GSMH'ya oranı yüzde 7.6 iken, bu oran 1991'de yüzde 15.4'e yükselmiştir. TCMB'nın Hazine'ye açtığı kısa vadeli avans miktarı 1994 yılında çıkarılan yasa ile birlikte periyodik olarak azalmaya başlamış ve 1997 yılında Hazine ile TCMB arasında imzalanan protokol ile birlikte sıfırlanmıştır. Mali disiplinsizliğin yol açtığı ekonomik sorunlar artan kamu harcamalarının hangi alanlara yapıldığı ile de ilgilidir.

Tablo-3: Konsolide Bütçe Giderlerinin Dağılımı (%)

 

1975

1980

1985

1990

1991

1992

1993

1994

1995

1996

1997

1998

KON. BÜT.

GİD./GSMH

-CARİ

Personel

Diğer Cari

-YATIRIM

-Transfer

Faiz

16.33

8.44

6.20

2.24

3.24

4.65

0.49

20.33

9.33

6.44

2.89

3.50

7.50

0.59

15.03

5.93

3.61

2.32

2.91

6.19

1.91

16.9

8.4

6.7

1.7

2.2

6.3

3.5

20.5

9.5

7.8

1.8

2.7

8.3

3.8

20.1

10.3

8.5

1.8

2.6

7.1

3.7

24.6

10.3

8.5

1.8

2.9

11.4

5.8

23.2

8.9

7.0

1.9

2.0

12.3

7.7

22.0

8.2

6.4

1.8

1.3

12.4

7.3

26.4

8.6

6.5

2.1

1.7

16.2

10.0

27.4

9.5

7.1

2.4

2.2

15.7

7.7

29.5

9.8

7.3

2.5

1.9

17.8

11.7

Kaynak: Maliye Bakanlığı, 1999 Yıllık Ekonomik Rapor; DPT Ekonomik ve Sosyal Göstergeler (1950-1997).

Konsolide bütçe giderlerinin GSMH'ya oranında 1990 sonrasında önemli artışlar olmuştur. 1994 yılında 5 Nisan Kararlarının etkisiyle %24.6'dan 1995 yılında %22'ye düşmesine rağmen 1996 yılından itibaren yeniden yükselmeye başlamıştır. Harcamaların dağılımına baktığımızda benzer bir durum söz konusudur. Yani cari harcamalar (personel ve diğer cari harcamalar) 1994 yılına kadar artış göstermiş, 5 Nisan Kararları ile kısmi bir düşüş yaşanmışsa da 1996 yılından itibaren yeniden artmaya başlamıştır. Yatırım harcamaları ise 1990 yılındaki azalma (%2.2) dışında %2.5-%3 arasında bir oranda seyrederken, 5 Nisan Kararlarından sonra %1.3'e kadar düşmüştür. Özellikle 1990 sonrasında artan iç borçlanma yoluyla finansman bütçe üzerinde önemli bir yük oluşturmaktadır. Bu dönemden sonra iç borçlanma miktarının artması, vadenin kısalması, faiz oranlarının artması, devletin daha çok bankalardan borçlanması sonucunda mali disiplinsizliğin borçlanma yönünün ne gibi sonuçlara yol açtığı ortadadır.

Mali Disiplin İçin Neler Yapmalı?

Ülkemizde mali disiplinsizliğin önemli boyutlarda olduğu görülmektedir. O halde mali disiplinin sağlanması yönünde ne tür önlemler alınabilir? Bu önlemler:

* Kamu harcamaları disiplin altına alınmalıdır. Bunun için kamu harcamalarının her yıl GSMH’nın belli bir oranını aşamayacağı yasalarla ve anayasayla belirlenmelidir. Mali verimliliği sağlamak için her yıl yatırım harcamalarının minimum miktarı belirlenmelidir. Transfer harcamaları içinde en önemli paya sahip olan faiz ödemelerinin payını azalmak için iç borçlanmada disiplin sağlanmalıdır. Borçlanma miktarı sınırlandırılmalıdır. Hangi şartlarda iç ve dış borçlanmaya gidilebileceği önceden yasalarda ve anayasada belirlenmelidir.

* Kamu gelirleri disiplin altına alınmalıdır. Vergi oranlarının belli bir oranı aşması yasalarla ve anayasayla engellenmelidir. Bu çerçevede 1982 Anayasası’nın 73. maddesi yeniden düzenlenmelidir. Özellikle 73. Maddenin d bendinde Bakanlar Kurulu’na verilen vergi muafiyet, istisna, indirim ve oranlarına ilişkin değişiklik yetkisi kaldırılmalıdır.

* Sosyal güvenlik kuruluşlarının, KİT’lerin, yerel yönetimlerin, fonların ve döner sermayelerin açıklarını azaltıcı tedbirler alınmalı ve bu kuruluşlar yeniden yapılandırılmalıdır.

B. MALİ DİSİPLİNSİZLİKTEN PARASAL DİSİPLİNSİZLİĞE: PARASAL DİSİPLİNSİZLİĞİN NEDENLERİ VE SONUÇLARI

Mali disiplinsizlik sonucu ortaya çıkan bütçe açıkları, bu açıkların finansmanı sorununu gündeme getirmektedir. Devletin kamu harcamalarını karşılamak üzere para basma yoluna gitmesine “Açık Finansman Politikası” adı verilmektedir. Özellikle seçim dönemlerinde uygulanan popülist politikaların gerektirdiği harcamaların para basılarak karşılanması para arzının üretimden daha hızlı bir şekilde artmasına neden olacaktır. Para basılması, para arzı rakamının önemli bir bölümünü oluşturan dolaşımdaki para miktarının artması demektir. Bu durumda para arzı ile para talebi eşitliğini ifade eden parasal denge bozulur. Bu nedenle parasal istikrarın yani fiyat istikrarının sağlanabilmesi için parasal disiplinin olması gerekir. Parasal disiplinden kasıt, para arzı artışının disiplin altına alınmasıdır. Parasal disiplinsizlik sonucu para arzının bu şekilde artması parasal istikrarsızlığı ve dolayısıyla enflasyonu beraberinde getirmektedir.

Tablo-4 : Başlıca Parasal Büyüklükler (Milyar TL.)

YILLAR

EMİSYON

PARA ARZI (M1)

PARA ARZI (M2)

MB KREDİLERİ

HAZİNEYE

K. V. AVANS

ENFLASYON

(TEFE) %

1990

14.074

31.398

71.570

7.632

331

52.3

1991

21.289

46.793

117.118

22.415

10719

55.3

1992

36.838

78.341

190.736

51.265

17364

62.1

1993

63,104

129,087

282,442

100,628

53010

58.4

1994

120,212

230,847

630,348

160,530

51857

120.7

1995

223,934

388,185

1,256,632

205,770

192,000

86.0

1996

382,243

896,855

2,924,893

380,884

370,953

75.9

1997

758,878

1,581,210

5,658,800

346,875

337,623

81.8

1998

1,328,542

2,562,478

11,423,198

9,098

0

71.8

Kaynak: Maliye Bakanlığı 1999 Yıllık Ekonomik Rapor, DPT Ekonomik ve Sosyal Göstergeler (1950-1997).

Tablo'da görüldüğü gibi, Türkiye’de M1 ve M2 para arzı sürekli artış göstermiştir. Enflasyon oranında da önemli artışların olduğu görülmektedir. 1990 sonrasında TCMB'nin özellikle kamu kesimine açtığı kredilerde de artış olmuştur. 1990 yılında kısa vadeli avans miktarı 331 Milyar TL. iken 1991 yılında 10719 Milyar TL.'ye yükselmiştir. Fakat 1997 yılında Hazine ile TCMB arasında imzalanan protokol ile birlikte Hazine kısa vadeli avans kullanmamaya başlamış, hatta belli dönemlerde avansları geri ödemeye başlamıştır.

Siyasal iktidarın kamu açıklarının finansmanında para basmayı tercih etmesinin sonucu enflasyondur. Yani parasal disiplinsizliğin sonuçlarında biri enflasyondur. Klasik Miktar Teorisi ile Monetarist iktisatçılar tarafından geliştirilen Modern Miktar Teorisi de para arzı artışı ile fiyatlar genel seviyesi arasında aynı yönlü bir ilişki olduğunu ortaya koymaktadır. Doç. Dr. Aydın Ayaydın “Para Arzı-Enflasyon İlişkisi” adlı çalışmasında dar para arzı (M1) ile fiyatlar arasında parasal genişlemenin enflasyona doğru tek yönlü bir ilişkinin (M1’deki artışın enflasyonu artırması), geniş para arzı (M2, M3) ile fiyatlar arasında ise çift yönlü bir ilişkinin (M2 ve M3’deki artış enflasyonu artırırken, enflasyondaki artış da M2 ve M3’ün artmasına yol açması) olduğu belirlenmiştir. Para arzı ile enflasyon arasındaki bu ilişki, parasal disiplinin nasıl sağlanabileceği sorusunu gündeme getirmektedir.

C. PARASAL DİSİPLİN İÇİN MERKEZ BANKASI ÖZERKLİĞİ

Parasal disiplinin sağlanmasına yönelik olarak bugün çeşitli tartışmalar yapılmaktadır. Bunların içinde “merkez bankalarının özerkliğinin sağlanması”, “altın para sistemine geri dönülmesi”, özel banka ve firmaların özel para çıkarabilmesine yönelik “serbest bankacılık” önerisi, döviz rezervi karşılığında para arzının artırılmasını içeren “para kurulu” önerisi ve parasal anayasa önerisi bunların en önemlileridir. Bugün için en çok tartışılan ve uygulama alanı bulan öneri ise merkez bankalarının özerkliğinin sağlanmasıdır.

Merkez bankasının özerkliği; para politikalarının belirlenmesi ve uygulamasının merkez bankasına ait olmasıdır. Bu durumda merkez bankalarının özerkliği (bağımsızlığı) ile para politikasının bağımsızlığı aynı anlamdadır. Merkez bankasının özerkliği; merkez bankasının para politikası alandaki ölçü ve kararlarında hükümete ve parlamentoya karşı bağımsızdır. Merkez bankası birbiriyle ilişkili olmak üzere üç şekilde özerk olabilmektedir:

? Mülkiyet Açısından Özerklik: Merkez bankası sermayesinin devlete ait olmaması halinde mülkiyet açısından özerklikten söz edilebilir. Fakat uygulamada mülkiyeti devlete ait olduğu halde özerkliğini koruyan merkez bankaları da vardır. Örneğin Almanya Merkez Bankası, Avustralya Merkez Bankası.

? Personel açısından özerklik: Merkez bankasının yöneticilerinin seçilmesi ve görevlerinden ayrılması konusunda hükümetin hiçbir yetkisi yoksa, personel açısından özerklik söz konusudur.

? Fonksiyonel açıdan özerklik: Merkez bankasının para politikasının belirlenmesi konusunda hükümete bağlı olmamasını ifade eder.

1. Merkez Bankalarının Özerkliğini Etkileyen Faktörler Nelerdir?

Merkez bankalarının özerkliğini sağlayan bazı faktörler vardır. Bu faktörler tam olarak yerleşmedikçe gerçek manada özerklikten söz edilemez. Söz konusu faktörler:

? Yasal Özerklik: Yasal özerklik, merkez bankası yasasının, özerklikle ilgili kuralları içermesidir. Dünya Bankası araştırmacılarından Alex Cukierman, Steven Webb ve Bilin Neyapti, 72 ülkeyi kapsayan araştırmalarında, ülkelerin merkez bankalarının yasal olarak ne kadar özerk olduklarını ve enflasyon olgusu ile özerklik arasındaki ilişkiyi incelemişlerdir. Merkez bankalarının yasal karakteristikleri dikkate alınarak yapılan sıralama sonucu yasal özerklik endeksi en yüksek olan ülke, yüzde 69 oranıyla Almanya’dır. Onu yüzde 64 ile İsviçre ve yüzde 61 ile Avusturya izlemektedir. Türkiye ise yüzde 46’lık oranla sıralamanın ortalarında yer almaktadır. En alt sıralarda yüzde 17’lik oranla Yugoslavya, Norveç, Belçika ve yüzde 10 ile Polonya bulunmaktadır. Fakat sadece yasal özerklik yeterli değildir. Çünkü merkez bankasının yasalarının çoğunda eksik ve yoruma açık hükümler yer alır.

? Merkez Bankası Başkan ve Yöneticilerinin Görev Süresi: Merkez bankasının özerkliğini belirleyen unsurlardan biri de, merkez bankası başkan ve yöneticilerinin görevde kalma süresidir. Bu unsura göre, merkez bankası başkanının değişme sıklığı ne kadar az ise, o merkez bankasının daha özerk olduğu kabul edilmektedir. Fakat merkez bankası başkan ve yöneticilerinin görevde kalma süresinin kısa olması halinde, bu kişiler yeniden seçilebilmek için kendilerini seçecek olan siyasi otoritenin tüm isteklerini yerine getirecektir. Hükümet sık sık yeni bir merkez bankası başkanı seçme imkanına sahipse, kendi isteklerini yapacak olan kişiyi seçecektir.

? Yöneticilerin Kişiliği: Merkez bankalarının yasalarında özerkliğe ilişkin hükümlerin eksik ve yoruma açık olması sonucunda gelenekler, merkez bankası başkan ve yöneticilerin kişilikleri gibi faktörler de özerkliği etkilemektedir. İlk bakışta önemsiz gibi görünen bu unsurun önemi bugün hemen bütün ülkelerde kabul edilmektedir. Çünkü yasalarda özerkliğe ilişkin hükümleri uygulamak, merkez bankası başkanının insiyatifine kalmaktadır. Güçlü kişiliği ve tecrübesi olan yöneticilere sahip bir merkez bankası, özerkliğini hükümete karşı daha kolay savunabilmektedir.

? Toplumsal Destek: Merkez bankalarının özerkliği için toplumsal destek önemli bir unsurdur. Şüphesiz toplumsal destek için, toplumun merkez bankasının özerk olması gerektiğine inanması gerekir. Kamuoyunun, basının ve akademisyenlerin desteğini alan bir merkez bankası özerkliğini daha iyi savunacaktır.

? Merkez Bankasının Amaçlarının Belirlenmesi: Merkez bankasının özerkliğinin sağlanmasında, bankanın temel amacının öncelikle belirlenmesi gerekir. Bugün merkez bankasının temel amacının fiyat istikrarını sağlamak olduğu kabul gören bir görüştür. Bu nedenle fiyat istikrarını hedef alan ve bunun için elindeki araçları tavizsiz uygulayan bir merkez bankasının daha özerk olduğu savunulmaktadır.

? Bütçe Açıkları: Bugün gelişmekte olan ülkelerin temel sorunlarından biri bütçe açıklarıdır. Gelişmekte olan ülkelerde gelir düzeyinin düşük olması neticesinde vergilerin artırılması veya kamu harcamalarının kısılması tepki uyandırdığından, bütçe açıklarının finansmanında önemli ölçüde merkez bankası kaynaklarına başvurulmaktadır. Bunu önlemek için Almanya, İsviçre gibi ülkelerin merkez bankası kanunlarında limitler yer almaktadır.

2. Merkez Bankası Özerkliği-Enflasyon İlişkisi

Para arzı ile enflasyon arasındaki ilişkinin bir benzeri merkez bankasının özerkliği ile enflasyon arasında da var mıdır? Bu konuda yapılmış çeşitli çalışmalar vardır. Bunlardan en önemlisi Dünya Bankası araştırmacılarından Cukierman, Webb ve Neyapti'nın çalışmasıdır. Bu çalışma açıkça göstermiştir ki, merkez bankaları gelişmekte olan ülkelerde, sanayileşmiş ülkelere göre daha az özerk, sadece iki sanayileşmiş ülkede –İrlanda ve Belçika’da- medyan 0.60’ın altında ve sadece dört gelişmekte olan ülkede –Bahamalar, Kosta Rika, Güney Afrika ve Zaire- 0.60’ın üzerindedir.

Tablo 5’te görüldüğü gibi, sanayileşmiş ülkelerde yasal özerklik endeksi ile enflasyon oranları arasında ters yönlü bir ilişki vardır. Yasal özerklik endeksi en yüksek olan ülkelerde (Almanya, İsviçre, Avusturya) enflasyon oranları daha düşüktür. Gelişmekte olan ülkelerde ise benzer bir ilişki yoktur. Yasal özerklik endeksi birbirine yakın olan Mısır, Şili ve Türkiye’de (sırasıyla 0.49, 0.46, 0.46), enflasyon oranları birbirinden çok farklı olabilmektedir. Enflasyon oranı Mısır’da yüzde 16, Şili’de yüzde 19, Türkiye’de ise yüzde 41’dir.Merkez bankasının daha az özerk olması halinde daha yüksek enflasyona neden olabileceği bir gerçektir. Fakat yüksek enflasyonun tek sebebi, daha az özerk bir merkez bankası değildir. Sadece daha az özerk bir merkez bankası enflasyonu beslemektedir.

Tablo-5: Merkez Bankası Yasal Özerkliği ve Ortalama Yıllık Enflasyon (1980-1989)

Sanayileşmiş Ekonomiler

Merkez Bankası

Yasal Özerklik Endeksi

Ortalama Yıllık Enflasyon Oranı (%)

Almanya

İsviçre

Avusturya

Danimarka

ABD

Kanada

İrlanda

Hollanda

İngiltere

İtalya

Yeni Zelanda

Fransa

Japonya

Belçika

0.69

0.64

0.61

0.50

0.48

0.45

0.44

0.42

0.27

0.25

0.24

0.24

0.18

0.17

3

3

4

7

5

6

9

3

7

11

12

7

3

5

Gelişmekte Olan Ekonomiler

 

0.55

0.49

0.46

0.46

0.41

0.40

0.30

0.10

 

18

16

19

41

16

143

4

36

Yunanistan

Mısır

Şili

TÜRKİYE

Portekiz

Arjantin

Romanya

Polonya

Kaynak: Alex Cukierman, Steven B. Webb, Bilin Neyapti, “Measuring The Independence of Central Banks and Its Effect on Policy Outcomes”, The World Bank Economic Review, Vol. 6, No:3, September 1992, s.362.

3. TCMB’nin Özerklik Açısından Değerlendirilmesi ve Son Gelişmeler

Şimdi TC. Merkez Bankası’nı özerkliği etkileyen kriterler açısından değerlendirelim. Mülkiyet açısından TC. Merkez Bankası’nı incelediğimizde sermayesinin yüzde 51’inin devlete ait olduğunu görürüz. Yani TCMB mülkiyet açısından özerk değildir. Yasal özerklik endeksi ise bir çok gelişmiş ülkeden daha yüksek olmasına rağmen, enflasyon oranı bu ülkelere göre oldukça yüksektir. Bu da göstermektedir ki, yasal özerklik düşük enflasyon için yeterli değildir. Merkez bankası başkanının değişme sıklığı açısından ise Türkiye gelişmekte olan ekonomiler içersinde 0.40 oranıyla 63. sırada bulunmaktadır. T.C. Merkez Bankası Kanunu’nun 25. maddesine göre, merkez bankası başkanı Bakanlar Kurulu kararıyla 5 yıllık bir dönem için atanmaktadır. Türkiye’de Merkez Bankası başkanlarının ortalama görev süresi 2,5 yıldır.

Merkez Bankası’nın Hazine’nin kasası gibi görev yapması sonucunda para arzının artmasını önlemek için 5 Nisan 1994 Kararları çerçevesinde çıkarılan bir yasa ile Hazine’ye açılan kısa vadeli avans miktarının aşamalı olarak indirilmesi kararlaştırılmıştır. Öte yandan 30 Temmuz 1997 tarihinde Hazine ile TC. Merkez Bankası arasında parasal istikrarı sağlamaya yönelik olarak bir protokol imzalanmıştır. Bu protokol ile Merkez Bankası’nın her yıl bir para programını uygulamaya koyması, kısa vadeli faiz oranlarının sadece TC. Merkez Bankası tarafından belirlenmesi yönünde kararlar alınmıştır. Bu protokol TC. Merkez Bankası’nın özerkliğinin sağlanmasına yönelik önemli bir adım olmasına rağmen yeterli değildir. Çünkü politik baskılar sonucunda bu protokol ihlal edilebilir. Protokolün yasal bir nitelik kazanması, daha bağlayıcı olmasına neden olacaktır.

9 Aralık 1999’da ise TCMB başkanı Gazi Erçel tarafından “2000 Yılı Enflasyonu Düşürme Programı: Kur ve Para Politikası Uygulaması” adı altında bir program açıklanmıştır. Bu programın temelinde, enflasyonu (TÜFE) 2000 yılı sonunda yüzde 25, 2001 yılı sonunda yüzde 12 ve 2002 yılı sonunda da yüzde 7’ye indirme, reel faiz oranlarını düşürme, ekonomik büyüme hızını artırma ve kaynakların adil ve etkin dağılımını sağlama hedefleri yatmaktadır. Programın hedefleri doğrultusunda maliye politikası ilişkin alınan önlemler kamu açıklarını azaltmayı hedeflemektedir. Para ve kur politikası kapsamında alınan önlemler ise TCMB bilançosu üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu bağlamda TCMB’nın analitik bilançosunun aktifinde yer alan ve TCMB’nın yurt içinde kamu kesimine(hazineye, Toprak Mahsulleri Ofisi’ne ve KİT’lere) ve bankalara açtığı kredileri gösteren “iç varlıklar” kalemi için bir üst sınır ve TCMB’nın döviz rezervlerini gösteren “uluslararası rezervler kalemi için de bir alt sınır belirlenmiştir. Öte yandan MB’nın önceden açıkladığı fiyatlarla kendisine getirilecek tüm dövizi satın alması yani istendiğinde piyasaya döviz karşılığı Türk Lirası likidite vermesi yönünde bir politika izlenmesi kararlaştırılmıştır. Bu kararlar parasal disiplinin sağlanması açısından olumlu gelişmelerdir.

Parasal Disiplin Ve Daha Özerk Bir Merkez Bankası İçin Neler Yapmalıyız?

TCMB’nin özerkliği için şu tür önlemler alınmalıdır:

? TCMB Kanunu, özerkliği sağlayıcı ve TCMB’nın temel hedefini fiyat istikrarı olarak belirleyecek şekilde yeniden düzenlenmelidir. Ancak yapılan araştırmalar, merkez bankası özerkliği için yasal özerkliğin yeterli olmadığını göstermiştir. Bu nedenle yasal özerklikle birlikte “merkez bankasının anayasal özerkliği sağlanmalıdır. Yani merkez bankasının özerkliğine ilişkin hükümler anayasada yer almalıdır.

? Hazinenin TCMB’dan kısa vadeli avans alımı sınırlandırılmalı veya hangi şartlar altında kısa vadeli avans verilebileceği önceden belirlenmelidir. Kısa vadeli avans sınırlaması ile birlikte TCMB’nın devlet tahvili ve hazine bonosu alarak kamu kesimini finanse etmesi de önlenmelidir.

? Siyasi iktidarın merkez bankası başkan ve yöneticilerinin görevden alma yetkisine son verilmelidir.

? Merkez bankasının karşılıksız para basımı önlenmelidir. Para arzı artışları GSMH’daki artışlarla ilişkilendirilebilir veya döviz karşılığı para basılabilir.

? Para arzı artışları için TBMM’nin ¾ gibi nitelikli çoğunluğunun kabulü zorunlu hale getirilebilir.

? Para arzı artışlarını önlemek için mali disiplin sağlanmalıdır.

? Toplumun para arzı artışları ve bunun sonuçları hakkında bilgilendirilmeleri zorunlu hale getirilmelidir. Böylece TCMB’nin özerkliği konusunda toplumun duyarlılığı ve desteği artacaktır.

IV. 21. YÜZYIL VERGİ SİSTEMİ VE DÜZ ORANLI VERGİLEME

Globalleşen dünyada ulusal vergi sistemleri de değişime ayak uydurmak zorundadır. Globalleşme ile birlikte devletin küçültülmesi düşüncesinin ağırlık kazanması ve tüm dünyada buna yönelik girişimlerin hızlanması, vergi sistemlerinin ve vergi politikalarının da gözden geçirilmesi gereğini ortaya koymuştur. Bu amaçla 21. yüzyılda dünyada ve Türkiye'deki vergi sistemlerinin mevcut sorunlarının ve yeni yüzyılda vergi sistemlerinin taşıması gereken özelliklerin ortaya konulması ve vergi sistemlerinin yeniden yapılandırılması için yeni önerilerin tartışılması önem taşımaktadır.

Tüm dünyada uygulanan vergi sistemlerine göz attığımızda, gelişmiş ülkelerle gelişmekte olan ülkelerde uygulanan vergi sistemlerinde farklılıklar olmakla birlikte, temel olarak gelir üzerinden alınan vergilerin hakim olduğunu, aynı vergi sistemi içinde hem gelirin, hem de harcama ve servetin vergilendirildiği görülmektedir. Gelişmiş ülkelerde dolaysız vergiler hakim iken, gelişmekte olan ülkelerde dolaylı vergiler ağırlık kazanmaktadır. Vergi sistemlerinde önemli ölçüde artan oranlı vergi tarifesi uygulanmaktadır. Devletler bir çok nedenle vergi sistemlerine çok sayıda vergi istisna, muafiyet ve indirimleri dahil etmektedirler. Öte yandan tüm dünyada vergi kanunlarının yapısı birbirine benzer özellikler taşımaktadır. Vergi kanunları sık sık değiştirilmekte ve bu değişiklikler vergi kanunlarını karmaşık ve anlaşılmaz bir hale getirmektedir. Gerek kanunların gerekse vergi sisteminin karmaşık bir hal alması, hem vergi idaresinin hem de vergi mükelleflerinin bu konudaki maliyetlerini artırmaktadır.

A. 21. YÜZYILDA VERGİLEME İLKELERİ

İdeal bir vergi sisteminin taşıması gereken özellikler denildiğinde aklımıza vergileme ilkeleri gelmektedir. Tarih boyunca çeşitli iktisatçı ve maliyeciler (Adam Smith, Adolph Wagner, Fritz Neumark gibi) tarafından birtakım vergileme ilkeleri ortaya atılmıştır. Bu ilkelerden yola çıkarak 21. yüzyılda Türkiye’de dünyadaki gelişmeler ışığında vergi sisteminin uyması gereken temel ilkeleri şu şekilde sıralayabiliriz:

? Vergi Sistemimiz Açık Olmalıdır. Adam Smith’in de savunduğu bu ilkeye göre, vergi sistemi açık ve anlaşılır olmalıdır. Özellikle vergi kanunları açısından açıklık ilkesi önemlidir. Vergi kanunları toplumun her kesimince açık ve anlaşılır bir şekilde düzenlenmelidir. Bu durum hem vergi mükellefleri hem de vergi idaresi çalışanları açısından büyük bir kolaylık sağlayacaktır. Bugün ülkemizde sadece gelir vergi kanununda 126 madde, 15 mükerrer madde, 59 geçici madde ve 6 ek madde bulunmaktadır. Bu da vergi kanunlarını daha karmaşık ve anlaşılmaz hale getirmektedir. Bu açıdan tüm vergi kanunlarımız sade ve anlaşılır bir şekilde yeniden düzenlenmelidir.

? Vergi Sistemimiz Basit Olmalıdır. İdeal bir vergi sisteminin temel özelliklerinden biri de basitliğidir. Basitlik ilkesi hem verginin tarhı ve tahsili hem de denetimi açısından önemlidir. Daha basit bir vergi sistemi, gerek vergi idaresi gerekse vergi mükellefinin işlerini kolaylaştıracak ve yüklerini hafifletecektir. Bir vergi sistemi basit olduğu ölçüde uygulanabilirdir. Türk vergi sistemi basit olmaktan uzaktır. Bugün vergi mükellefleri, beyanname sayısının fazlalığı ve ödenecek verginin hesaplanmasındaki güçlükler nedeniyle beyannamelerini kendileri düzenleyemez hale gelmiş, muhasebeci tutmak vb. masraflara katlanmak zorunda kalmıştır.

? Vergi Sistemimiz Adil Olmalıdır. Vergileme ilkeleri içerisinde en çok tartışılan ilke, adalet ilkesidir. Adalet ilkesi, kişilerin ödeme güçlerine göre kamu harcamalarına katılmalarını ifade eder. Şüphesiz adalet kavramı subjektiftir. Bu nedenle vergilemede adalet sorunu önemli bir tartışma konusudur. Bir kişi için adil olan bir uygulama, bir başkası için hiç de adil olmayabilir. Fakat genel olarak bakıldığında vergilemede adaletin sağlanmasında iki yaklaşımın geçerli olduğu görülür. Fayda yaklaşımında kişilerin kamusal mal ve hizmetlerden sağladıkları faydaya göre vergilendirilmeleri esastır. Ödeme gücü yaklaşımına göre ise, kişiler kamu hizmetlerinden sağladıkları faydaya göre değil, ödeme güçlerine göre vergi ödemektedirler. Ödeme gücüne ulaşmada kullanılan en önemli teknik, artan oranlılıktır. Artan oranlılıkta matrah yükseldikçe uygulanan vergi oranının artmasının, az kazanandan az, çok kazanandan çok vergi alınmasına yol açarak vergi adaletinin sağlanmasına hizmet ettiği savunulmaktadır.

Türk vergi sisteminde genellikle artan oranlı bir vergi tarifesinin uygulanması, her ne kadar adalet ilkesine uyuluyormuş gibi bir izlenim verse de, vergi sistemimizin bünyesinde bulundurduğu birçok sayıdaki muafiyet ve istisnaların politik amaçlarla kullanılması, gelirden alınan vergilerde farklı gelir unsurlarında farklı şekilde vergi tarhının (beyanname ve stopaj) yapılması, vergi yükünün ücretli kesim üzerine bindirilmesi gibi faktörler kanun önünde eşitlik ilkesine ters düşmektedir.

? Vergi Sistemimiz Etkinlik İlkesine Uygun Olmalıdır. İktisadilik ilkesi olarak da bilinen bu ilke, vergilerin toplanması için gerekli vergi harcamalarının en düşük seviyede olmasını ve böylece hazineye daha çok vergi geliri girmesini ifade eder. Vergilemede hem vergi idaresi hem de vergi mükellefleri açısından yapılan harcamalar önemlidir. Çünkü vergi idaresi için vergi gelirlerinin toplanması bir takım harcamaları gerektirir. Öte yandan vergi mükellefleri açısından da ödemekle yükümlü olduğu vergilerle ilgili işlemleri yerine getirmek amacıyla yaptığı bir takım maliyetler (uyum maliyetleri=compliance cost) söz konusudur. Türk vergi sisteminin bünyesinde bulundurduğu özellikler (karmaşıklık, kanunların anlaşılmaz olması, gereksiz ayrıntılar vb.) etkinlik ilkesi ile bağdaşmamaktadır.

? Vergi Sistemimiz Kimseye Ayrıcalık Sağlamamalıdır. İdeal bir vergi sisteminin toplumda belirli kesimlere ayrıcalıklı işlem yapılmasına izin vermemesi gerekir. Bu vergi oranı ve vergi istisna ve muafiyetleri ile yakından ilgilidir. Çünkü bir vergi sisteminin önemli ölçüde vergi muaflıkları ve istisnalar içermesi, belli kesimlere ayrıcalıklı işlem yapılmasına neden olmaktadır. Şüphesiz vergi istisna, muafiyet ve indirimleri ile ekonomik kalkınmanın sağlanması, gelir dağılımda adaletin gerçekleştirilmesi vb. amaçlara ulaşılmak istenmektedir. Fakat genellikle siyasal iktidarların istisna, muafiyet ve indirimleri belli kişi ve gruplara ayrıcalık sağlamada bir araç olarak kullandığı gözden kaçırılmamalıdır.

? Vergi Sistemimiz Tarafsız Olmalıdır. İdeal bir vergi sistemi, ekonomik birimlerin kararlarını olumsuz yönde etkilememelidir. Vergi sistemi mümkün olduğunca tarafsız olmalıdır. Vergiler mükelleflerin alacakları kararlar üzerinde mümkün olduğunca az etkili olmalıdır. Vergiler kişilerin tüketim, tasarruf, yatırım ve çalışma istekleri üzerinde etkili olmamalıdır.

B. 21. YÜZYIL VERGİ SİSTEMİ İÇİN FARKLI BİR ÖNERİ: DÜZ ORANLI VERGİ

21. Yüzyıla girdiğimiz bugünlerde vergi sistemimizin ideal vergileme ilkelerine uyumu için bugün tüm dünyada ve özellikle ABD’de yoğun bir şekilde tartışılan düz oranlı vergi önerisine dikkat çekmek istiyoruz.

Düz oranlı vergi( flat rate tax); vergi oranının tek olduğu, vergiye tabi matrah artsa bile vergi oranında bir artış olmadığı ve matraha bu tek oranın uygulandığı vergilerdir. Bugün özellikle ABD’de yoğun bir şekilde tartışılan vergi reform önerilerinden biri olan düz oranlı vergi önerisi, çeşitli kişiler tarafından ortaya atılmasından dolayı bazı farklılıklar göstermesine rağmen temelde şu özellikleri taşımaktadır:

- Tüm vergi mükelleflerine tek bir vergi oranı uygulanmaktadır ve gelir veya tüketim vergiye tabi geliri yani matrahı oluşturmaktadır.

- Düz oranlı vergide indirim, istisna ve muafiyetlere yer verilmez. (ABD’de tartışılan önerilerin bir kısmında ise çok sınırlı ölçüde yer verilmektedir.) Sadece aile büyüklüğünü esas alan standart bir indirimin (en az geçim indirimi vb.) yapılması mümkündür. Böylece toplam gelir ile vergi matrahı birbirine eşit olmaktadır. Burada amaç, vergilemede ayrıcalıklı işlem yapılmamasıdır.

-Düz oranlı verginin en temel özelliklerinden biri, basitliğidir. Çünkü düz oranlı vergide tüm vergi bazına tek bir oran uygulanması ve indirim, istisna ve muafiyetlere yer verilmemesi nedeniyle matrahın hesaplanmasının kolay olmasından dolayı son derece basittir. Ayrıca bazı düz oranlı vergi taraftarları vergi mükelleflerinin beyanname doldurmadaki güçlükleri nedeniyle hem kişiler hem de kurumlar için bir posta kartı büyüklüğünde vergi beyannamesini önermektedirler.

ABD'de yoğun bir şekilde tartışılan ve bu konuda yasa tasarıları hazırlanan düz oranlı vergi önerisinin avantajları ve sakıncaları konusunda önemli tartışmalar yapılmaktadır. Düz oranlı vergi taraftarları, düz oranlı verginin istisnalara ve muafiyetlere sınırlı yer verildiğinden, vergi tabanını genişlettiğini ve bu nedenle de iddia edildiğinin tam tersine vergi gelirlerinde azalışa neden olmadığını savunmaktadırlar. Düz oranlı vergi düşük ve tek vergi oranı nedeniyle bireylerin ve firmaların tüketim, yatırım, tasarruf, daha az veya çok çalışma vb. kararlarını etkilemeyecektir. Özellikle enflasyonun yaşandığı ülkelerde düz oranlı verginin şöyle bir avantajı vardır: Artan oranlı vergi tarifesinin enflasyon nedeniyle sebep olduğu “gelir dilimi sürüklenmesi* ” olayını ortadan kalkar. Düz oranlı vergi üzerinde enflasyonun etkisi yoktur. Yüksek enflasyon ve yüksek vergi yükünün bir arada yaşanması sonucu ortaya çıkan “taksflasyon” olgusunu düşük vergi oranı nedeniyle azaltır.

Aynı durum vergi istisna ve muafiyetleri için de geçerlidir. Artan oranlı vergilerde, vergi konusunun ve vergi oranlarının belirlenmesinde siyasi iktidarın önemli bir takdir yetkisi vardır. Düz oranlı vergide , bir ekonomik kaynaktan (gelir veya tüketim) tek bir oranda vergi alındığından ve muafiyet ve istisnalara yer verilmediğinden, siyasal iktidarların politik nedenlerle vergi sistemi üzerindeki keyfi uygulamalarını ortadan kaldırır. Düz oranlı verginin getirdiği yeniliklerden biri de vergi sisteminin anlaşılırlığını sağlamasıdır.

Düz oranlı vergi sivil özgürlüklerin artmasına neden olduğu savunulmaktadır. Vergi kanunlarının karmaşık olması, vergiden kaçınma ve vergi kanunlarının ihlali için daha çok imkan ortaya çıkarır. Vergi kanunları karmaşıklıkla birlikte genişlediği için vergi idaresinin böyle bir ortamda yetkisi ve vergi kanunlarını uygulama gücü artmış olur. Fakat vergi idaresinin bu şekilde ortaya çıkan vergiden kaçınma ve vergi kanunlarının ihlalini önleme çabası, vergi kanunlarını ihlal etmesinden şüphelenilen dürüst vergi mükellefleri üzerinde baskı oluşturulması anlamına gelir. Bu da sivil özgürlükleri olumsuz yönde etkiler.

Düz oranlı vergiye yönelik en önemli eleştiri, adaletsiz olduğu yönündedir. Çünkü yüksek gelirli kişiler ile düşük gelirli kişiler aynı oranda vergilendirilmektedir. Yüksek gelirli bir kişinin gelirinin bir birinin marjinal faydası, düşük gelirli bir kişinin gelirinin bir biriminin marjinal faydasından daha düşük olduğu ve bu nedenle vergi sonrası düşük gelirlinin katlandığı fedakarlığın daha yüksek olduğu savunulmaktadır. Fakat burada gelirin marjinal faydasının nasıl ölçülebileceği ve fayda kavramının subjektif olması bir tartışma konusudur. Ayrıca kişinin ödediği vergi miktarı gelirine oranlandığında farklı gelir seviyesindeki kişilerin yine farklı miktarlarda vergi verdiği anlaşılır.

C. TÜRK VERGİ SİSTEMİNİN MEVCUT DURUMU VE SORUNLARI

Vergi sistemimiz gelir, servet, tüketim ve dış ticaret üzerinden alınan vergilerden oluşmaktadır. Buna göre Türk vergi sisteminde yer alan vergiler şunlardır:Gelir üzerinden alınan vergiler (gelir vergisi ve kurumlar vergisi), servet üzerinden alınan vergiler(emlak vergisi, veraset ve intikal vergisi, motorlu taşıtlar vergisi), tüketim üzerinden alınan vergiler (dahilde alınan katma değer vergisi, taşıt alım vergisi, akaryakıt tüketim vergisi, banka ve sigorta muameleleri vergisi, damga vergisi, harçlar, ek vergi), dış ticaret üzerinden alınan vergiler(gümrük vergisi, ithalde alınan katma değer vergisi, ithalat damga vergisi, rıhtım vergisi).

Türk vergi sisteminin temelini gelir üzerinden alınan vergiler oluşturmaktadır. Nitekim 1997 yılında yüzde 122.1 oranında artış göstererek 1 katrilyon 500 trilyon lira olan gelir vergisi, 1998 yılında yüzde 132.1 oranı ile vergi gelirleri içinde en yüksek artışı sağlayarak 3 katrilyon 482 trilyon lira olmuştur. Vergi gelirleri içindeki payı da 1997 yılında yüzde 31.6 iken 1998 yılında yüzde 37.7’ye yükselmiştir.

Türk vergi sisteminde temelde benimsenen tarife tipi, artan oranlı vergi tarifesidir. Gelir vergisinde artan oranlı vergi tarifesi, kurumlar vergisinde ise düz oranlı vergi tarifesi uygulanmaktadır. Vergi sistemimiz bu özellikleriyle diğer ülkelerdeki vergi sistemlerine benzer özellikler göstermektedir. Bu çerçevede vergi sistemimizin içinde bulunduğu sorunlar da benzerdir.

Vergi sistemimizde çok sayıda vergi, fon ve harç adı altında getirilmiş yükümlülük vardır. Bu durum hem sistemin karmaşık olmasına hem de vergi yükünün ağırlaşmasına neden olmaktadır. Vergi oranları yüksektir ve vergi yükü ağırdır. Vergi yükünün dağılımı da adaletsizdir. Bu yük özellikle ücretliler üzerine binmektedir. Ağır vergi yükü vergi kaçakçılığına, vergiden kaçınma olaylarına ve kayıt dışı ekonomiye neden olmaktadır. Ağır vergi yükü, tasarrufları, yatırımları ve çalışma arzusunu da olumsuz yönde etkilemektedir.

Vergi sistemimizde dolaylı vergiler ağırlıktadır. Bu durum vergi sisteminde adaletsizliğe neden olmaktadır. Türkiye'de 1985 yılına kadar vergi sisteminde dolaysız vergiler ağırlıkta iken, 1985 sonrasında uygulamaya konulan KDV'nin etkisiyle dolaylı vergilerin payını artırdığı gözlenmiştir.

Öte yandan Türkiye 1970’li yıllardan itibaren kronik enflasyon içerisinde yaşamaktadır. Bu durum, artan oranlı gelir vergisinde gelir dilimi sürüklenmesi olayına neden olmaktadır. Bazı kesimlerin geliri reel olarak artmazken, enflasyon nedeniyle nominal artış sonucunda daha yüksek oranlarda vergilendirilmektedirler.

Vergi sistemimizde olması en sık karşılaşılan olaylardan biri de vergi kanunların sık sık değişmesidir. Örneğin; sadece 1999 yılında kabul edilen 4369 sayılı vergi kanunu ile vergi kanunlarında yapılan değişiklik sayısı 78’dir. Bir diğer olay da, geriye doğru vergileme(retroactive taxation)dir. Temel olarak vergi kanunlarının geriye yürümemesi ilkesi kabul edilmesine rağmen, zaman zaman bu ilkeden sapmalar gözlenmiştir. 26.11.1999 tarih ve 4481 sayılı Kanunla çıkarılan ve kamuoyunda "Deprem Vergisi" olarak bilinen uygulama geriye doğru vergilemeye örnek teşkil etmektedir. Bu kanunla getirilen ek vergilerin çoğu, kanunun çıkarıldığı tarihten önce elde edilen ve vergisi 1999 yılında ödenen işlem ve faaliyetlere yöneliktir.

Anayasamızın 73. Maddesinin d. bendinde yer alan “Vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlülüklerin muaflık, istisnalar ve indirimleriyle oranlarına ilişkin hükümlerinde kanunun belirttiği yukarı ve aşağı sınırlar içinde değişiklik yapma yetkisi Bakanlar Kuruluna verilebilir” hükmü, bakanlar kuruluna geniş bir yetki tanımaktadır. Bu madde siyasal iktidarın artan oranlı vergi tarifesini dilediği gibi belirlemesine, vergi oranlarını istediği zaman artırabilmesine, politik çıkarları uğruna muafiyet, istisna ve indirimler getirmesine neden olmaktadır.

Aynı şekilde vergi mükelleflerinin doldurmak zorunda oldukları beyanname sayısı fazla ve beyannameler çok karmaşıktır. Bugün için vergi mükellefleri beyannameleri kendileri dolduramaz hale gelmiştir. Vergi sistemiyle birlikte ülkemizde vergi dairelerinde de önemli sorunlar yaşanmaktadır. Bürokratik işlemlerin çokluğu, insan kaynakları yönetimine önem verilmemesi, etkinsizlik, otomasyona yeterince önem verilmemesi vb. bu sorunların başını çekmektedir.

Türk vergi sisteminde yaşanan bu sorunlar, vergi sistemimizin yeniden yapılandırılmasına ihtiyaç olduğunu göstermektedir. Artan oranlılığın uygulandığı gelir vergisinde yaşanan sorunlar farklı önerilerin tartışılmasını gerektirmektedir. Dolayısıyla Türk vergi sisteminde yapılacak bir reformun vergi oranlarını, vergi kaynağını, vergi türünü ve vergi kanunlarını hedef alması gerekir. Bu bağlamda düz oranlı vergi önerisinin Türk vergi sisteminin birçok sorununa yönelik çözümler getirdiği görülmektedir.

D. 21. YÜZYILDA İDEAL BİR VERGİ SİSTEMİ İÇİN ÖNERİLERİMİZ

Şimdi tüm bu görüşler ışığında 21. yüzyılda vergi sisteminin yeniden yapılandırılması için ileri sürdüğümüz önerileri özetlemeye çalışalım:

-Tüm vergi kanunları yeniden gözden geçirilmeli ve sadeleştirilmelidir. Vergi beyannameleri de vergi mükelleflerinin kendilerinin doldurabileceği şekilde basitleştirilmelidir.

-Vergi oranları düşürülmeli ve muafiyet ve istisnalar azaltılmalıdır. Ayrıca vergi oranlarının ancak TBMM'nin 2/3'ünün kararıyla ve olağanüstü durumlarda artırılabilmesi konusunda anayasaya hüküm konulmalıdır. Düz oranlı verginin uygulanması halinde de, anayasada belirtilmiş nedenlerle vergi oranın artırılması gerektiğinde, meclisin 2/3’sinin onayının gerektiği yönündeki bir karar, siyasal iktidarın vergilendirmedeki keyfi uygulamasını sınırlayacaktır.

-TC. Anayasası'nın "Vergi Ödevi" başlığını taşıyan 73. Maddesi yeniden düzenlenmeli, bu maddede vergi konusu, oranı, vergi oranlarının artırılabilme koşulları, vergi kanunu çıkarma şartları, muafiyet ve istisnaların sınırları, vergi affı çıkarılamayacağı açıkça belirtilmeli ve Bakanlar Kurulu'nun d. bendindeki yetkisi kaldırılmalıdır. Ayrıca hangi durumlar geriye doğru vergilemeye gidilebileceği ve bunun şartları anayasada belirtilmelidir.

-Vergi idarelerinin toplam kalite yönetimi uygulamasına geçilmelidir.

-Vergi cezaları ağırlaştırılmalı ve vergi yargısının daha hızlı işlemesi sağlanmalıdır.

-Ücretler üzerindeki vergi yükü hafifletilmelidir.

-Gelir vergisi tarifesi yumuşatılmalı ve mümkün olduğu ölçüde düz oranlı tarifeye geçilmelidir. Şüphesiz böyle bir uygulama ancak toplumsal uzlaşma ile başarıya ulaşabilecektir. Bu nedenle düz oranlı vergi önerisinin ülkemizde geniş platformlarda artı ve eksileriyle tartışılmasının yararlı olacağı kanaatindeyiz.

  1. SONUÇ

Günümüzde tüm dünyada piyasa ekonomisinin yükselişi ile birlikte daha çok tartışılır hale gelen devletin ekonomideki payı, birçok ülkeyi bu alanda yeni adımlar atmaya itmiştir. Bugün devletin görev ve sorumluluklarının yeniden tanımlanması ve daraltılması yönünde güçlü bir eğilim mevcuttur. Bu yeni tanımlama ile birlikte devletin söz konusu görevlerini etkin bir şekilde gerçekleştirmesi için mali ve parasal alanda disiplinin sağlanması gerekmektedir. Güçlü bir ekonomik yapıya sahip olan ülkelerin rekabete dayalı bu yarışta ön sıralarda yer alacağı kuşkusuzdur. Bu bağlamda ülkemizde de mali ve parasal disiplinsizliğin yol açtığı sonuçlar ortadadır. Birbiriyle bağlantılı olan mali ve parasal disiplinsizlik sorunları, hem kamu harcamaları ve kamu gelirleri açısından hem de enflasyonun önlenmesi açısından yeniden yapılanmayı gerektirmektedir.

Mali disiplinin sağlanması, kamu harcamaları ile kamu gelirlerinin disiplin altına alınmasını zorunlu kılmaktadır. Öte yandan ülkemizin en önemli ekonomik sorunlarından biri olan yüksek enflasyonu önlemeye yönelik olarak, merkez bankası özerkliği gibi parasal alandaki önlemlerin yasal ve anayasal düzeyde alınmasına ihtiyaç vardır. Aynı zamanda ülkemizde yıllardır “vergi reformu” adı altında yapılan bir çok düzenlemenin vergi sistemimizin iyileştirilmesi yönünde yeterli olmadığı açıktır. Bu nedenle vergi sistemimizin ideal bir vergi sisteminde olması gereken açıklık, basitlik, adalet, etkinlik ve tarafsızlık ilkeleri çerçevesinde yeniden yapılandırılması gerekmektedir.

KAYNAKÇA

CUKIERMAN, Alex; Steven B. Webb; Bilin Neyapti, “Measuring the Independence of Central Banks and Its Effect on Policy Outcomes”, The World Bank Economic Review, Vol.6, No:3, September 1992.

DİLİK, Sait, “Devlet Karşısında Merkez Bankası ve Merkez Bankalarının Bağımsızlığı”, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, Cilt XXVI, Ankara: Sevinç Matbaası, Mart 1970.

DPT, Ekonomik ve Sosyal Göstergeler (1950-1997).

DPT, Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planı, 2000 Yılı Programı.

Dünya Kalkınma Raporu 1997 “Değişen Dünyada Devlet”, İşletme ve Finans, Yıl:12, Sayı:137, Ağustos 1997.

ERÇEL, Gazi, “2000 Yılı Enflasyonu Düşürme Programı: Kur ve Para Politikası Uygulaması”, 9 Aralık 1999, http://www.tcmb.gov.tr/yenı/evds/yayın/paraprog2/baskanmat5y.html

Küreselleşme, Bölgesel Entegrasyonlar ve Türkiye (Değerlendirme Raporu), Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planı Özel İhtisas Komisyonu Raporu, Yayın No: DPT:2374-ÖİK:439, Ankara: DPT Yayını, 1995.

Maliye Bakanlığı, 1999 Yıllık Ekonomik Rapor.

MITCHELL, Daniel, The Flat Tax-Freedom, Fairness, Jobs, and Growth, The Heritage Foundation, Regnery Publishing Inc., 1996.