İKTİSAT POLİTİKALARININ BÖLÜŞÜM İLİŞKİLERİ ÜZERİNE ETKİLERİ YÖNÜNDEN DEĞERLENDİRİLMESİ
Çalışmamızın bu bölümünde iktisat politikaları, bölüşüm ilişkileri üzerine etkileri açısından değerlendirilecektir. Literatürde üzerinde durulan konunun daha çok gelir bölüşümünün düzenlenmesine yönelik politikalar olduğu görülmektedir. Gelir bölüşümünün, böl
üşüm ilişkilerinin bir sonucu olduğu dikkate alındığında, gelir bölüşümüne yönelik politikaların aynı zamanda bölüşüm ilişkilerini de içerdiği kabul edilebilir. Çünkü, bölüşüm ilişkilerinin düzenlenmesi gelirin oluşum ve gelirin yeniden bölüşümüne müdahaleyi kapsamaktadır.Çalışmamızda, esas olarak iktisat politikalarının piyasa sisteminde oluşan gelir bölüşümünün düzenlenmesine yönelik etkileri ele alınacaktır. Çünkü, merkezden yönetimli ekonomilerde gelir bölüşümü sorununun bulunmadığı kabul edilmektedir. Bunun yanında, 1980’li yılların sonlarına doğru Doğu Blokunun yıkılmasıyla piyasa sisteminin egemen ekonomik sistem konumuna gelmesi ve ülkemizde de Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana ekonomik sistem tercihinin piyasa sistemi yönünde belirlenmiş olması, b
öyle bir yaklaşımı daha anlamlı kılmaktadır.1. BÖLÜŞÜM POLİTİKALARININ ÖNEMİ VE GEREĞİ
Bir ülkede sosyal barışın sağlanması ve korunması toplumsal amaçlar içinde üzerinde özellikle durulan bir konudur. Bunun sağlanması ise, büyük ölçüde gelir bölüşümün adil olmasına ve asgari gelir düzeyinin belli bir noktanın altına düşmemesine bağlı bulunmaktadır. Bununla birlikte, adil gelir bölüşümü, tanımlanması güç ve subjektif değerlendirmeye açık bir kavramdır. Ancak, herşeye karşın adil gelir bölüşümünü farklı gelir grupları arasında büyük uçurumlar oluşmasına ortam yaratmayan bölüşüm olarak tanımlayabiliriz.
Diğer taraftan, sosyal barışın sağlanması, adil gelir bölüşümünü gerektirirken, gelir bölüşümünün kendiliğinden adil olarak gerçekleşmesi mümkün olamamaktadır. Bu nedenle, devlet tarafından gelir bölüşümüne müdahale “sosyal devlet”in bir gereği olarak görülmektedir.
Bilindiği gibi, sosyal hasılanın yatırımlarda kullanılan bölümü arttıkça bugünün tüketim olanakları azalmakta, yaşayan kuşağın yaşam düzeyi düşmektedir. Fakat, yatırımlar geleceğin üretim olanaklarını artırmaktadır. Yatırımlar için gerekli tasarruflar, yüksek gelirlilerce gerçekleştirildiği ölçüde, ekonomik büyüme ile birlikte servet dağılımında yeni dengesizlikler ortaya çıkmaktadır. Bu nedenl
e, büyüyen ekonomilerde, servet dağılımında artan dengesizliğin en önemli nedenleri gelir bölüşümü ve gelirin kullanım biçimidir. Gelir bölüşümü, servet dağılımının yapısına, gelirin kullanım biçimi de gelir bölüşümüne sıkı biçimde bağlıdır.Bir ülkede gelir bölüşümünün dengesiz olması durumunda yeni oluşacak servetin tümüne yakın bir bölümü yüksek gelirli grupların elinde toplanacaktır. Sanayileşmiş veya sanayileşmekte olan piyasa ekonomilerinde üretim malları ve parasal sermayeyi elinde bulunduran girişimcilerin geliri yüksektir. Buna karşın, genellikle bağımlı çalışan ya da küçük serbest meslek sahibi olan geniş halk kesimlerinin gelirleri, bunlara oranla, çok düşüktür. Düşük gelirli grupların ortalama ve marjinal tüketim eğilimlerinin yüksek olması, tasarruf ve dolayısıyla, servet birikiminin oluşmasını engellemektedir. Bu nedenle, servet dağılımı yüksek gelirli grupların lehine bozulmaktadır. Böylece, düşük gelir-düşük servet-yeniden düşük gelir kısır döngüsü sürekli olarak yaşanmaktadır. Dolayısıyla, etkin bir yeniden bölüşüm önlemlerinin alınmadığı piyasa ekonomilerinde, servet artışının büyük bir bölümü, serveti yüksek grupların eline geçmektedir.
Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde ise, buna ek olarak, düşük gelirli grupların elinde bulunan servet, özellikle de toprak, hızlı nüfus artışı ve miras hukukunun etkisiyle parçalanmaktadır. Bunun sonucunda marjinal bir ölçeğe düşen araziler, yüksek gelirli grupların eline geçmekte ve bu, mülksüzleşme sürecini hızlandırmaktadır. Servetle gelir arasındaki karşılıklı neden-sonuç ilişkisi, yukarıda ifade edildiği gibi, bir servet-gelir-servet döngüsü yaratmaktadır.
Bu nedenle, düţük gelirli gruplarý
n gelir düzeyleri önemli ölçüde düzeltilse bile, gelirin kullanış biçimi değişmez ve tümüne yakın bir bölümü tüketim harcamalarında kullanılmaya devam edilirse, varolan dengesizlik devam edecektir. Çünkü, gelir artışının tümünün tüketime gitmesi, servet oluşumunu engelleyeceği gibi, müteşebbis karlarının ve dolayısıyla tasarruf ve servet birikiminin artmasına da neden olacaktır.Görüldüğü gibi, bölüşüm ilişkileri ve buna bağlı olarak oluşan gelir ve servet dağılımının düzenlenmesi, üzerinde önemle durulması gereken bir konudur. Çünkü, bölüşüm sürecinin kendi akışına bırakılması, sadece ekonomik açıdan değil, aynı zamanda sosyal ve politik boyutlarıyla da önemli sorunlar ortaya çıkarabilme potansiyeli taşımaktadır. Kısaca ifade etmek gerekirse, çağdaş toplumun gereği olarak, devlet, bölüşüm sürecine ve/veya bunun sonucu olan gelir ve servet dağılımına müdahale etmek
durumundadır.2. POLİTİKA TERCİHLERİNİN BELİRLENMESİNDE ETKİLİ OLAN FAKTÖRLER
Bölüşüme yönelik politikaların belirlenmesinde birçok faktör etkili olabilmektedir. Bu faktörleri en geniş anlamda ekonomik, politik, sosyal ve kültürel faktörler şeklinde sır
alamak mümkündür.Bölüşüm, üretime dayalı bir olgu olması nedeniyle özde ekonomik içeriklidir. Bununla birlikte, toplumsal yaşam ve sosyal barış açısından taşıdığı önem nedeniyle aynı zamanda sosyal bir olaydır. Bu nedenle, bölüşümü, bir anlamda, sosyo-ekonomik bir olgu olarak da tanımlayabiliriz.
Bölüţüm iliţkileri ve bunun sonucunda oluţan gelir bölüţümünün düzenlenmesine yönelik politika tercihlerinin belirlenmesinde etkili olan faktörlerin baţý
nda ekonomik faktörler gelmektedir. Bunların en önemlileri; devletin ekonomi içindeki yeri, gelişmişlik düzeyi, ekonomik sistem, ekonomik konjonktür ve izlenen büyüme stratejisidir.Devletin ekonomi içindeki yeri, rolü ve iktisat politikalarının sürekli değişmesi gelir bölüşümünü etkilemektedir. Ayrıca, devletin yapmış olduğu kalkınma planları, bu planlarda öncelik verilen bölgeler ve sektörler, özel sektöre yönelik teşvikler ve desteklerle bunlarda ortaya çıkan değişiklikler, gelir bölüşümü üzerinde etkili olabilmektedir.
Gelişmişlik düzeyi arttıkça ülkede gelir bölüşümü daha adil olmakta ya da en azından asgari gelir düzeyi yükselmektedir. Bunun yanında, gelişmiş ülkelerde devletin topladığı vergi miktarı ve dolayısıyla, gelir bölüşümünün düzenlenmesine yönelik olarak kul
lanılabilecek kaynaklar daha fazladır. Ayrıca, gelişmiş bir ekonomik yapı, devletin de etkin yapılanmasına hizmet edeceğinden, bu amaçla kullanabileceği araçların ve dolayısıyla, politikaların etkinliği artacaktır.Geri kalmış veya gelişmekte olan ülkelerde gelir bölüşümünün düzeltilmesi için gerekli kaynakları toplamak ve bu amaçla gerekli düzenlemeleri yapmak büyük zorluklar taşımaktadır. Bir kere gelişmenin sağlanabilmesi için gerekli sermaye birikiminin oluşması, özünde, adil gelir bölüşümünün sağlanmasını güçleştirmektedir. Buna paralel olarak, devletin elindeki vergi tabanı ve gelirleri ile devletin yapılanması ve etkin olarak faaliyette bulunabilmesi için gerekli kurumsal ve yasal düzenlemeler genelde yetersiz kalmaktadır.
Bölüţüm iliţkileri üzerinde
etkili olan bir diğer faktör de ülkenin ekonomik sistemidir. Merkezden yönetimli bir ekonomik sistem bir tarafa bırakılırsa, piyasa sisteminin geçerli olduğu bir ülkede, bu sistemin etkin işleyip işlememesi, sosyal devlet anlayışının geçerliliği ve/veya uygulanabilirliği de bölüşüm ilişkileri üzerinde etkili olacaktır.Ekonomik konjonktür de bölüţüm üzerinde etkili olabilecek bir ögedir. Nitekim, ekonominin krize girdiđ
i bir dönemde üretim ve dolayısıyla istihdam azalacağı için, fonksiyonel gelir bölüşümü emek aleyhine bir gelişme gösterecektir. Yine, uzun süren bir enflasyonist dönem gelir bölüşümünün sabit gelirli ücretliler aleyhine bozulmasına neden olabilecektir.Görüldüğü gibi, gerek ekonominin genişleme, gerekse daralma ve kriz dönemleri gelir bölüşümünün ücretliler aleyhine bozulmasına neden olmaktadır. Bununla birlikte, gelir bölüşümünün, ekonominin hızlı büyüdüğü enflasyonist dönemlerde, daralma ve bunalım dönemlerine göre daha düşük oranda ücretliler aleyhine bozulduğu ifade edilebilir. Çünkü, hızlı büyüme dönemleri enflasyonist de olsa, istihdam artışı sağlayacağı için toplam ücret ödemeleri artacaktır.
Büyüme stratejileri genelde, ithal ikameci sanayileşme ve ihracata yönelik sanayileşme olarak ikiye ayrılmaktadır. Bu stratejilerin gelir bölüşümü üzerindeki etkileri farklı olabilmektedir. Birinci yaklaşımda iç talebe dayalı bir büyüme öngörüldüğü için, ücretlilerin milli gelirden aldığı payın artması gereği bulunmaktadır. Bir başka deyişle, iç piyasanın dinamik kalması, talep artışına, bu ise, en
önemli tüketici grubu oluşturan dar ve sabit gelirli kesimlerin gelirlerinin artırılmasına bağlı bulunmaktadır.Karşılaştırmalı üstünlüklere dayalı ihracata yönelik sanayileşme stratejinin “ucuz emeğe dayalı” bir nitelik taşıması, reel ücretlerin düşük tutulması gereğini ortaya çıkaracağı için, bu kesimin milli gelirden aldığı pay azalacaktır.
Bölüţüm iliţkilerinin düzenlenmesine yönelik iktisat politikalarý
nı, başta hükümet olmak üzere politik karar birimleri belirlemektedir. Dolayısıyla, bölüşüm ilişkilerinin düzenlenmesinde politik faktörler birincil öneme sahip bulunmaktadır. Bu faktörlerden birincisi, iktidar partilerinin ideolojik görüşleriyle ilgilidir. Siyasi yelpazenin farklı noktalarında bulunan partilerin ekonomik ve toplumsal amaç tercihlerine ilişkin öncelikleri farklılaşabilmektedir. Bunu aşağıdaki tablo yardımıyla açıklayabiliriz.Tablonun incelenmesinden görülebileceği gibi, gelir bölüşümü sosyal demokrat partiler açısından birincil öncelikte bir ekonomik amaç olurken, liberaller açısından üçüncü, muhafazakarlar açısından ise, önemsiz derecede bulunmaktadır.
TABLO 2.1: SİYASİ PARTİLER VE TERCİH ÖNCELİKLERİ
|
Amacın Önem Derecesi |
Sosyal Demokratlar |
Merkezciler |
Muhafazakarlar |
|
1. Çok önemli |
|
---------------------- ---------------------- |
Para istikrarı |
|
2. Çok Önemli ya da önemli |
Büyüme |
|
--------------------- Ödemeler dengesi |
|
3. Önemli |
---------------------- |
|
|
|
4. Önemli ya da az önemli |
Para istikrarı |
Ödemeler dengesi |
-------------------- |
|
5. Az önemli |
Ödemeler dengesi |
----------------------- |
--------------------- |
|
6. Önemsiz |
------------ |
----------- |
Gelir bölüţümü |
KAYNAK
: Hüsnü ERKAN, Ekonomi Politikasının Temelleri (İkinci baskı), Aydın Yayınevi, İzmir,1990, s. 161
Devletin ekonomik nitelikli kararları yanında bizatihi politik içerikli gelişmeler de gelir bölüşümünü etkileyebilmektedir. Örneğin, politik istikrarsızlık ya da kısa aralıklarla iktidarların değişmesi, bir başka ifadeyle, politik konjonktür ekonomik alanı yoğun olarak etkilemektedir. Böylece, politik konjonktürün yüksek olduğu seçim dönemlerinde, kamu kesiminde çalışan ve nüfusun önemli bir kısmını oluşturan dar ve sabit
gelirli kesimlere verilen ücret artışları yüksek olmaktadır. Kamu kesiminde yapılan ücret artışları işçi sendikaları tarafından özel kesimde çalışanlar için de baz alınmakta ve böylece, ülke geneline yansımaktadır.Destekleme kapsamındaki tarım ürünlerinin sayısı ve bunların taban/tavan fiyatları seçim, dönemlerinde büyük ölçüde artırılmaktadır. Kısacası, hangi görüşe sahip olurlarsa olsun, partiler seçim dönemlerinde, oy potansiyeli yüksek kesimlere gelir transferine yönelmektedir.
Bunların yanında, uluslararası boyutta ortaya çıkan politik gelişmeler, örneğin aralarında yoğun ekonomik ilişkinin bulunduğu iki komşu ülke arasında savaş çıkması, bu ülkeye yönelik üretim ve ticareti olumsuz yönde değiştirerek gelir artışını ve buna bağlı olarak gelir bölüşümü
nü etkileyebilecektir.Ayrıca, uluslararası boyutta yapılan ekonomik içerikli politik amaçlı anlaşmaların da (GATT, Gümrük Birliği, korumacılık, çifte vergilendirmenin önlenmesi vb) gelir bölüşümü üzerinde etki yapması sözkonusu olabilmektedir.
Ekonomik faaliyetler ve bunun sonucunda ortaya çıkan ilişkiler sosyo-kültürel ortamda gerçekleşmektedir. Dolayısıyla, bu ortam bölüşüm ilişkilerini etkilediği gibi, bölüşüm ilişkileri de bu ortamı etkilemektedir.
Bölüţüm üzerinde e
tkili olan sosyo-kültürel faktörlerin başında örgütlenme düzeyi ve bunun önkoşulu olan örgütlenme kültürü gelmektedir. Demokrasinin vazgeçilmez bir ögesi olan örgütlü toplumda, farklı kesim ve gruplar arasındaki çıkar çatışmaları belli bir noktada uzlaşmanın sağlanmasıyla çözülmektedir. Bu bağlamda, çıkar çatışmasının tipik bir yansımasını oluşturan gelir bölüşümünün adil bir düzeyde gerçekleşebilmesinde, tarafların örgütlenme düzeyinin belirgin bir rolü bulunmaktadır. Ayrıca, işverenler etkin bir şekilde örgütlenirken, işçi veya temsilcileri olan sendikaların örgütlenmesinde etkinlik sağlanamadığında, gelir bölüşümü işverenler lehine bozulabilecektir. Bu nedenle, ekonomik çıkar gruplarının örgütlenme ve demokrasi kültürü açısından belli bir eşik düzeyi aşmaları gerekmektedir. Bir başka deyişle, ekonomik demokrasi için, siyasi demokrasi kültürü yerleşmiş olmalıdır. Çünkü, örgütlenemeyen kesimler, politik karar sürecine, yani parlamentoya yeterince temsilci göndermeyeceklerinden, çıkarılan yasaların belli çıkar gruplarına hizmet etmesini önleyemeyeceklerdir. Diğer taraftan, sadece örgütlenme ve demokrasi kültürünün yerleşmesi yeterli olmayıp, bunun işletilebilmesi için gerekli yasal ve kurumsal düzenlemelerin de yapılmış olması gerekecektir.Bir diğer sosyo-kültürel olgu olan ilişki sistemi de bölüşüm üzerinde etkili olabilmektedir. İnsanlar arasında dayanışma kültürünün yaygınlığı gelir bölüşümü adaletsizliğine karşı tepkiler üzerinde belirleyici olabilmektedir. Bu durumda, kişilerin gelir bölüşümünün bozulmasına karşı tepki sınırı yukarıya taşınabilmektedir.
Yine kadercilik kültürünün yaygın olması, çalışma motivasyonu ve reel gelir düşüşlerine yönelik tepkiler ve bunların politik karar sürecine yansıtılma derecesi ve şekli üzerinde etkili olabilmektedir. Bu nedenle, bölüşüm ilişkilerinin düzenlenmesi ve böylece, adil bir gelir bölüşümünün sağlanması için, genelde ülkenin ve özelde de sosyal yapının iyi analiz edilmesi gerekmektedir. Aksi halde, ülkenin özellikleri ve koşullarını dikkate almayan politikaların
baţarýlı olma şansı bulunmayacaktır.Kuşkusuz, politika tercihleri üzerinde etkili olabilen bir çok faktör daha bulunmaktadır. Ancak, bütün bu sosyo-kültürel olguların burada ele alınması mümkün değildir. Ayrıca, ülkeler ve bazende bölge bazında değişebilen bu ögelerin etkilerini ampirik olarak ortaya koymak da mevcut koşullarda olası değildir.
3. BÖLÜŞÜM POLİTİKALARININ ETKİ ALA
NLARIBölüşümü düzenlemeye yönelik politikaları incelemeden önce, bunların etkileme alanlarının genel olarak ortaya konulması, politikaların değerlendirilmesini kolaylaştıracaktır. Hükümetler, alternatif politika müdahaleleri arasında geniş bir tercih şansına sahiptir. Bir toplumda farklı grupların gelir düzeyi ve bunun artışı bir bütün olarak ekonominin genel dengesinin bir parçası olarak
belirlenmekte ve devlet bu sisteme farklı noktalardan müdahale edilebilmektedir. Bu anlamda devletin müdahale alanlarını üç gruba ayırmak mümkündür.i- Gelirin fonksiyonel dağılımı veren; faktör fiyatları, faktör gelirlerinin belirlendiği faktör piyasaları,
ii- Faktör piyasasındaki dengeyle yakından bağlantılı olan; nihai malın komposizyonu, faktör talebinin yapısını ve dolayısıyla, faktör gelirlerini etkileyen mal piyasaları,.
Birçok ülkede hükümetler bu alanlara müdahale etmektedir. Bu alanlara yapılan müdahalelerin hangisinin daha faydalı olacağı birçok faktöre bağlıdır. Ayrıca, politik ve kurumsal yapı, tercih edilecek müdahale alanlarının belirlenmesinde önemli rol oynayabilmektedir.
4. BÖLÜŞÜM ÜZERİNE ETKİLERİ YÖNÜNDEN İKTİSAT POLİTİKALARININ DEĞERLENDİRİLMESİ
İktisat politikaları, bölüşüm ilişkileri üzerinde doğrudan ya da dolaylı olarak etki yapmaktadır. Bununla birlikte, literatürde genellikle süreç politikası aracı olan maliye ve para politikalarının gelir bölüşümü üzerine etkileri değerlendirilmektedir. Ayrıca, ekonomik sistem sorunlarının aşıldığı ve liberal ekonomi felsefesinin egemen olduğu ülkelerde uygulanan ve gelişmekte olan ülkelere önerilen politikaların içeriğinde de bunu görmek mümkündür. Oysa, bölüşüm ilişkilerinin düzenlenmesinde kullanılabilecek politikaların, özellikle gelişmekte olan; ekonomik sistem ve ekonomik yapı sorunları bulunan ülkelerde, çok daha geniş bir perspektiften değerlendirilmesi gereği bulunmaktadır.
Bu yaklaşımdan hareketle çalışmamızda, bölüşüm ilişkilerinin düzenlenmesinde etkili olabilecek iktisat politikaları ekonomik süreç, ekonomik yapı, ekonomik sistem ve düzen boyutlarıyla ayrı ayrı ele alınacaktır.
4.1. EKONOMİK SÜREÇ POLİTİKALARI VE BÖLÜŞÜM
Ekonomik süreç politikası, üretici ve tüketicilerin üretim, tüketim, yatırım, tasarruf gibi değişkenlere ilişkin planlarının yönlendirilmesi, uyarılması ve etkilenmesi için kullanılan araçlardan oluşmaktadır. Bunlar, daha çok, üretici ve tüketicilerin plan değişkenlerini uyararak dolaylı etki yapmaları nedeniyle piyasa ekonomisiyle uyumlu araçlardır. Görüldüğü gibi, ekonomik süreç politikası üretici ve tüketicilerin kararlarının etkilenmesi yoluyla ekonomik alanda istenen amaçları gerçekleştirmeyi hedeflemektedir. Genellikle, kısa ve orta dönemli olan ekonomik süreç politikaları maliye, para, dış ticaret, fiyat ve miktar politikası araçlarından oluşmaktadır. İzleyen bölümde bu araçlar ve bölüşüm ilişkileri üzerine etkileri değerlendirilmiştir.
4.1.1. MALİYE POLİTİKALARI VE BÖLÜŞÜM
Mali araçlar, sınırlı istisnalar dışında, doğrudan doğruya gelirleri artıran veya azaltan değişkenler olarak görülmüş ve bu nedenle, bölüşüm konularında, iktisat politikasının gelir bölüşümünü dolaylı olarak etkileyen diğer araçlarından daha fazla önem verilmiştir. Bu ise, kamu maliyesi-gelir bölüşümü ilişkilerinin para politikasının, dış ticaret rejiminin, fiyat kontrollerinin gelir bölüşümüne etkilerine oranla, çok daha fazla işlenmesine neden olmuţtur.
Bu yaklaşım, çağdaş devlet anlayışının özünü temsil eden sosyal refah devletinin gerçekleştirilmesinde adil gelir bölüşümünün önem kazanmasına paralel olarak devletin ve bu bağlamda, maliye politikasının ön plana çıkmasını daha da belirginleştirmiţ
tir.Kamu maliyesi, milli gelirin tüketici birimler arasındaki bölüşümünü üç yönde değiştirebilmektedir. Bunlardan birincisi devletin giriţ
imci ve iţveren olarak piyasa ekonomisi kurallarý içinde kullandığı üretim faktörlerinin fiyatını ödeyerek fonksiyonel bölüşüm üzerinde etkili olmasıdır. İkincisi, devletin piyasa mekanizmasından farklı olarak geliri yeniden dağıtmasıdır. Böylece, devlet bir “yeniden dağıtım mekanizması” olarak karşımıza çıkmaktadır. Üçüncü olarak burs, sosyal yardım, teşvikler gibi karşılıksız transferlerden bahsedilebilir.Gelir bölüşümünün gerçekten değiştirilmesi istendiğinde, bunun en kısa ve etkili yolu, eşitsizliklerin bölüşüm sürecinde ortadan kaldırılmasıdır. Bununla birlikte, uygulamada devletler gelir bölüşümünü, yeniden bölüşüme dayanarak değiştirmek eğilimindedir. Bunun temel nedeni, uyandırdığı tepkilerin d
aha az olması ve piyasanın işleyişini bozmamasıdır.Bölüţüm iliţkileri açý
sından değerlendirildiğinde, maliye politikası ile daha çok yeniden dağılımla ilgili önlemlerin önplana çıktığı görülmektedir. Çünkü, devlet, maliye politikası aracılığıyla gelirin yeniden bölüşümünü önce vergiler, daha sonra da harcamalar yoluyla değiştirmektedir. Ancak, birinci bölümde görüldüğü gibi, Kaldor ve Boulding tarafından geliştirilen bölüşüm kuramları, birincil bölüşümün, gelirin kullanım şeklinden de etkilendiğini ortaya koymuştur. Böylece, devletin vergi gelirleri ve özellikle harcamalar yoluyla birincil gelir bölüşümünü de etkilediği ifade edilebilir. Bu etki, devletin bölüşümü düzenleme amacından bağımsız olarak gerçekleşmektedir. Bir başka deyişle, devlet istese de istemese de, vergi ve harcamalarıyla bölüşümü etkilemektedir. Aşağıda maliye politikası araçlarının bölüşüm ilişkileri üzerine etkileri incelenmiştir.Vergi politikaları, vergi oranları ve vergilerin bileşimine(dolaylı-dolaysız) bağlı olarak, daha çok,
fonksiyonel ve kiţisel bölüţüm üzerinde etkili olmaktadır. Bununla birlikte, bazı vergi istisna ve muafiyet uygulamalarıyla, sektörel ve bölgesel bölüţümü de etkileyebilmektedir. Bu nedenle vergi politikaları gelir bölüşümünü tüm boyutlarıyla etkileme potansiyeline sahiptir.Günümüzde vergiler gelir, servet ve harcamalar gibi çok geniş bir alandan alınmaktadır. Bu nedenle, hemen hemen herkesin vergi mükellefi olduğu ifade edilebilir. Bununla birlikte, bu çok geniş alana yayılan ve çok sayıda olan vergilerin, gelir bölüşümü üzerine etkileri farklı olabilmektedir.
Kamu harcamalarının karşılanması amacıyla devlete gelir sağlamanın yanında, vergilerin sosyal amaçla da kullanılabileceği ilk kez A. Wagner tarafından ileri sürülmüştür. Çeşitli grupların satın aldığı tüketim ve yatırım malları miktarında verginin neden olduğu değişmelerin karşılaştırılması, verginin
gelir bölüşümü üzerindeki etkisini ortaya koyar. Buna göre vergi değişmeleri;Ayrıca, vergi politikası yoluyla
gelirin yeniden bölüţümünde, verginin yapısı ve teknik özelliklerine göre farklı boyutlarda olmakla birlikte, vergilerin dolaylı ve dolaysız olmasının farklı etkiler yaratması sözkonusudur. Dolaylı vergilerin düşük gelir gruplarının, doğrudan vergilerin ise, yüksek gelir gruplarının aleyhine olduğu genelde kabul edilen bir görüştür. Bunun yanında, dolaylı vergilendirme, dolaysız vergilendirmenin daha yüksek bir dağılım adaleti anlamındaki yeniden dağıtıcı etkisini azaltmaktadır.Hazineye vergi hasılatı olarak giren her lira, ekonomi içindeki birimlerden birisine bir liralık yük anlamına gelir. Bu yüke, parasal dolaysız yük denir. Bu vergi, ilk ödeyen tarafından başkalarına devredilebilir. Yansıma analizi, verginin nihai olarak kimin tarafından ödendiğini belirleme amacına yöneliktir. Vergi yükünü faktör veya mal fiyatlarını artırarak alıcılara devretmeye, “ileriye yansıtma”, fiyatları azaltarak satıcılara devretmeye ise, “geriye y
ansıtma” denilmektedir.Vergilerin bölüţüm üzerine etkilerinin daha iyi ortaya konulabilmesi için, bu yansý
ma mekanizmasının değerlendirilmesi gerekir. Ayrıca, belli bir gelir grubundan gelir transferi yapmak amacına yönelik olarak konulan vergi ve/veya artırılan vergi oranı, bu verginin yansıtılması olanaklarının varolması durumunda kendisinden beklenen amacı gerçekleştiremeyecektir. Bu nedenle, vergi politikası yoluyla bölüşüm düzenlenmesinde dikkatli ve seçici davranma gereği bulunmaktadır.4.1.1.1.1. KİŞİSEL GELİR VERGİSİ
Gelir vergisi, gerçek kiţilerin belirli bir dönemde çeţitli kaynaklardan elde ettikleri irat ve kazançlar
ın safi tutarı üzerinden, kişisel ve aile durumları gözönünde tutularak alınan artan oranlı, subjektif ve dolaysız bir vergidir. Artan oranlı olması nedeniyle, bu vergilerin kiţisel bölüţümü eşitleme yönünde etkide bulunduğu kabul edilmektedir.Bunun yanında, gelir vergisinde asgari geçim indirimi uygulamasıyla, gelirin belirli bir kısmının vergi dışı tutulması, düşük gelirli grupların, genelde, bu vergiden muaf tutulmaları sonucunu doğurmaktadır. Böylece, bir kez daha, düşük gelirliler lehine bir durum y
aratılarak, kiţisel gelir bölüţümü daha adil hale gelmesi sağlanabilecektir.Gelir vergisinin, bölüşümün daha adil olmasını sağlayabilmesi, her çeşit gelir ve iratları içeren genel bir vergi olması ve yansıtılamaması durumunda geçerlidir. Bu nedenle, gelir vergisi yasalarında vergiden kaçınmaya olanak verecek boşluklar bulunmamalıdır. Aksi halde, istisna ve muaflıklar, götürü usulle vergilendirmeler, sadece vergi karşısında eşitlik ilkesini değil, gelirin bölüşümünü de bozar.
Bunun yanında, vergilendirme tekniği açısından her çeşit kazanç ve iratlara vergi tarhiyatı aynı yöntemle yapılmalıdır. Genellikle, vergi tarhiyatının kaynakta kesme yöntemiyle yapılması durumunda vergi kaçakçılığı olmazken, beyana dayanan vergi tarhiyatı vergi kaçakçılığına elverişlidir. Bu nedenle, gelir vergisinin gelir bölüşümünü eşitliğe götürmesi için beyana dayanan vergi tarhiyatında, beyanların doğruluğunun denetlenmesi büyük önem taşımaktadır. Aksi halde, bu yöntemle vergilendirme
fonksiyonel bölüţüm dengesizliğini de artırabilecektir.Kurumlar vergisi, belirli bir dönemdeki iktisadi faaliyetler sonucunda gelir elde eden kurumların toplam safi kazançları üzerinden alınan dolaysız bir vergi olması nedeniyle daha çok fonksiyonel bölüţüm üzerinde etkili olmaktadır. Kurumlar vergisi gelir vergileri grubunda yer aldığından yansıması oldukça güç olan vergilerdir. Artan oranlılık ilkesi, ödeme gücü ilkesinin sadece gerçek kişiler için geçerli olması nedeniyle bu vergide uygulanamamaktadır.
Kurumların faaliyet döneminde elde ettikleri safi kazancın belli bir oranında ödenen kurumlar vergisinin, gelir bölüşümü üzerindeki etkisini değerlendirebilmek için, sermaye yapısı ve hisse senetlerinin çeşitli gelir grupları arasındaki dağılımının incelenmesi gerekir. Nitekim, bir şirketin, halka açık anonim şirket olmaması durumunda, hisse senetlerinin yüksek gelir gruplarında bulunduğu ve bu nedenle, kurumlar vergisinin kiţisel gelir bölüţümü eşitsizliklerini de giderme yönünde etkide bulunduğu ifade edilebilir.
Kişisel gelir bölüşümünde ortaya çıkan dengesizliklerin önemli nedenlerinden biri, servet dağılımının dengesiz olmasıdır. Bu nedenle, gelir bölüşümünde servete bağlı olarak ortaya çıkan dengesizliğin giderilmesinde arazi, bina gibi belirli bir servet üzerinden alınan ve dolaysız olan servet vergileri önem kazanmaktadır. Bu vergilerle gerçek ve tüzel kişilerin sahip oldukları servetin tamamı vergilendirilmektedir. Bu tür vergiler, değer artışları üzerinden alındığı gibi, veraset vergi
leri ve istisnai servet vergileri ţeklinde de olabilmektedir.Servet artış vergileri, servetin değerinde kişisel çabalarla oluşan artışlar yerine, genelde ekonomik konjonktür ve bazı istisnalara bağlı olarak ortaya çıkan artışlardan alındığı için, genelde fazla tepkiyle karşılaşmamaktadır. Servetin değerinde ortaya çıkan artış, gelir bölüşümünü servet sahibi lehine bozacağından, alınan vergiler bu bozulmayı belli ölçüde giderecektir. Aksi halde, servet dağılımındaki dengesizliğe bağlı
kiţisel gelir bölüţümü adaletsizliği daha da artacaktır.Vergilendirme yolu ile gelir bölüşümünün etkilenmesinde veraset ve intikal vergisi önemli bir rol oynamaktadır. Veraset vergisi, servet dağılımında bir dereceye kadar bir dengeleme sağlar. İntikal vergisi ise, servetten elde edilen gelirlerin, belirli kişiler ve ailelerde toplanmasını engellemesi nedeniyle,
kiţisel gelir bölüţümü üzerinde tekrar denkleţtirici bir etkiye sahip olur. Ancak, bunun için servetin beyan deđeri yerine, cari deđerinin dikkate alınması, istisna hadlerinin düşük ve vergi oranının yeterince yüksek olması gerekir.Bir diğer servet vergisi türü olan istisnai servet vergileri, genelde olağanüstü hallerde(savaş, kriz gibi), devletin gerekli harcamaları yapabilmesi için alınmaktadır. Bu durumda, sözkonusu
verginin kiţisel gelir bölüţümünü olumlu yönde etkileyeceği ifade edilebilir.Servet dağılımının, gelirin yeniden bölüşümü için düzenlenmesi isteniyorsa, yeni oluşan servetin de dikkkate alınması gerekmektedir. Bilindiği gibi, servetin yeniden oluşumu, tasarruflar tarafından belirlenir. Bunun hacmi ise, veri bir tasarruf eğiliminde, gelir düzeyine bağlı bulunmaktadır. Gelir bölüşümünün çok bozuk olması durumunda, tasarruflar, geliri yüksek küçük bir grup tarafından yapılabilir. Böylece, sözkonusu grubun s
erveti daha da artacak ve bunun sonucunda kiţisel gelir bölüţümü daha da bozulacaktır. Yeniden dağıtıcı bir gelir vergilendirmesi gelişmeyi frenleyebilmekle birlikte, durdurmak ya da tümüyle tersine çevirmek olanağına sahip değildir. Fakat, Bu durumda, küçük gelir sahiplerine, tasarruf ettikleri taktirde, vergi kolaylıkları sağlamak suretiyle, servet oluşumu için olanak tanınabilir.Literatürde yan etkileri konusunda yoğun tartışmaların bulunmasına karşın, servet üzerinden alınan vergilerin ilk etkilerinin
ekonomide servet ve kiţisel gelir bölüţümünü eşitleme yönünde olduğu, genelde, kabul edilmektedir.Üretilen, satılan ve tüketilen mal ve hizmet üzerinden alınan gider vergileri,
kiţisel gelir bölüţümü üzerinde etkili olmaktadır. Bu vergilerin temel özelliği, gelir ve servetin elde edilmesi süreci yerine, bunların harcanması sırasında, birey ayrımı yapılmaksızın alınmasıdır. Dolayısıyla, üzerine gider vergisi konulmuş malları satın alanlar, bu malları kullanmayanlara oranla daha fazla vergi ödeyecektir. Bu vergileri ödeyenlerin, gelir düzeylerine bakılmaksızın, aynı oranda vergi alınması, gelir düzeyi düşük ve buna bağlı olarak tüketim eğilimleri yüksek kesimler aleyhine bir durum yaratmaktadır. Bu nedenle, gider vergilerinin, kiţisel gelir bölüţümünü bozucu yönde etkide bulunduğu ifade edilebilir.Bu olumsuz etkinin ortadan kaldırılabilmesi için gider vergisi konulan malların ve bu malları tüketen kesimlerin özelliklerini dikkate alarak, vergi oranının farklılaştırılması ve/veya verginin kaldırılması önerilmektedir. Bu çerçevede, gider vergilerinin kendi içinde genel ve özel gider(tüketim) vergileri şek
linde ayrıldığı görülmektedir.Genel tüketim vergileri, üretim sürecinin her aşamasında(yayılı tüketim vergileri) ve/veya sadece bir aşamasında(toplu tüketim vergileri) alınabilen genel nitelikteki vergilerdir. Yayılı tüketim vergilerinde her aşamada vergi alındığı için vergiye baz olan aynı matrahın birkaç kez vergilendirilmesi sözkonusu olmaktadır. Bu durum, imalatçı işletmelerin dikey entegrasyona giderek tekel oluşturmalarına yol açmakta ve verginin nihai tüketiciye yansıtılması sonucunu doğurmaktadır.
Toplu tüketim vergilerinde de verginin tek aşamada alınması yansıma sorununa neden olmaktadır. Böylece, genel tüketim vergilerinin kişisel yanında fonksiyonel gelir bölüşümünü de bozucu etki yarattığı ifade edilebilir.Genel tüketim vergilerinin yukarıda ifade edilen sakıncalarını ortadan kaldırmak amacıyla, katma değer vergisi geliştirilmiştir. Malların üretim ve dağıtımına ilişkin her aşamasında alınması nedeniyle, yayılı tüketim vergisine benzeyen katma değer vergisinin temel özelliği, her aşamada mükell
eflerin kendinden önce ödenen vergiyi, kendi ödeyeceği vergiden mahsup etmesidir. Bu yapısı nedeniyle, mükelleflerin birbirini kontrol etmesi sonucunu doğurur. Kaçakçılığın ortaya çıkmasını önemli ölçüde engelleyen bu yapısına karşın, verginin nihai tüketiciye yansımasını engellemek güçtür. Bu nedenle, kişisel gelir bölüşümünü bozucu etkiler yaratmaktadır. Ancak, katma değer vergisinin mallara göre farklılaştırılabilmesi ve böylece düşük gelir gruplarının bütçeleri içinde önemli yer tutan tüketim mallarında düşük oranların uygulanması suretiyle, kiţisel gelir bölüţümü açısından olumlu etkiler yapabilmektedir.Gider vergilerinin bir diğer türü olan ve lüks tüketim malları üzerinden alınan özel tüketim vergileri ise, daha dar kapsamlı vergilerdir. Bu vergilerin yüksek gelirli grupların kullandığı tüketim malları üzerine uygulanması durumunda, kişisel gelir bölüşümünü düzeltici etkiler yapması olasıdır.
Kısaca, gider vergilerinin, genelde
kiţisel gelir bölüţümü üzerinde olumsuz etkiler yarattığı ve bunun giderilmesi amacıyla getirilen düzenlemelerin de yansıtma, kaçak gibi nedenlerle beklenen iyileşmeyi sağlayamadığı gibi fonksiyonel gelir bölüţümünü de girişimciler lehine bozduğu ifade edilebilir.4.1.1.1.5. NEGATİF GELİR VERGİSİ
Negatif gelir vergisi kavramı ilk kez Milton Friedman ve Daniel Moynihan tarafından ortaya atılmıştır. İlk anda yadırganan bir kavram olan negatif gelir vergisi, bir tür sosyal transfer harcamasını ifade etmektedir. Ancak, uygulanışı ve tekniği itibariyle vergiyi andırmaktadır.
Daha çok geliţmiţ ülkelerde görülen bu uygulamada, belirli bir düzeyin altý
nda geliri olan bireylerden vergi alınmazken, geriye doğru bir ödemede bulunulmaktadır. Böylece, fakirliğin azaltılması amaçlanmaktadır. Transfer harcamalarından temel farkı, geliri düşük olanlara dağınık ve değişik karakterdeki dolaylı yardımlar yerine, vergi gibi hesaplanan bir yıllık ödeme yapılmasıdır. Negatif kavramının kullanılmasının nedeni de, devletin mükellef, vatandaşın ise, alacaklı olmasıdır.Negatif gelir vergisi, yukarıdaki açıklamalardan anlaşılabileceği gibi,
kiţisel gelir bölüţümündeki dengesizliklerin azaltılması amacına yöneliktir. Ancak, bu uygulama, fakirlik çizgisinin belirlenmesinde uygulanacak ölçütler ve finansman kaynağının nereden sağlanacağı konusunda önemli sorunları da birlikte getirmektedir. Uygulamanın gelişmiş ülkelerde görülmesinin temel nedeni de budur.Yukarıdaki açıklamalar çerçevesinde dolaysız vergilerin
kiţisel ve fonksiyonel gelir bölüţümünün düzeltilmesi açısından olumlu etki yapabilmesi için;a) Artan oranlı olması,
b) verginin yansıtılmaması,
c) yüksek oranda vergi ödeyenlerin, devletten aldıkları hizmetlerin vergi bedeline eşit veya fazla olmaması,
d) yüksek gelirli grupların birçok vergi kolaylık ve gider indirimlerinden yararlanmamaları gerekmektedir.
Dolaylı vergilerin gelir bölüşümünü olumlu yönde etkileyebilmesi için ise;
a) daha çok yüksek gelirli grupların tükettiği mallara uygulanması,
b) yansıma olanaklarının engellenmesi gereklidir.
Ayrıca, her iki tür vergi uygulamaları sonucunda toplanılan vergilerin düşük gelirli gruplara yönelik olarak kullanılması,
kiţisel gelir bölüţümü daha adil olması açısından önem taşımaktadır.Kamu harcama politikasının, gelir bölüşümü üzerine etkisinin ortaya konulmasında harcama kalemlerinin etkilerinin ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekmektedir. Çünkü, genelde cari, transfer ve yatırım harcamaları olarak sınıflandırılan kamu harcamalarının gelir bölüşümüne etkileri, farklı içerik ve boyutlarda olabilmektedir.
Gelirin yeniden bölüţ
ümü açısından kamu harcamalarını, yeniden bölüşümü sağlayan harcamalar ve diğer harcamalar şeklinde sınıflandırmak da mümkündür. Bu çerçevede, mal ve hizmet ile ilgili cari giderleri(eğitim, sağlık gibi) yeniden dağıtıcı harcamalar olarak sayabiliriz. Bunlar yanında ailelere, sanayi ve ticari girişimlere yönelik olarak yapılan cari transfer harcamaları da, yeniden dağıtıcı harcamalardır.Ekonomik niteliklerine göre cari ve reel harcamalar olarak ikiye ayrılan cari harcamalar, gelir bölüşümü üzerinde farklı etkiler yapmaktadır. Devletin kamu hizmetlerini yerine getirmesi için piyasadan satın aldığı mal ve hizmetlere yapılan harcamalar, reel harcamalar olarak tanımlanmaktadır. Bu tür harcamalarla, devlet efektif talep üzerinde doğrudan doğruya etkide bulunduğu için istihdam ve dolayısıyla, milli gelir düzeyini yükseltir. Ekonomik konjonktürün normal bir g
elişme gösterdiği dönemlerde, kamu hizmetlerinin görülmesi amacıyla yapılan bu harcamalar, kriz dönemlerinde durgunluğun aşılması ve belirli sosyal grupların gelirlerinin artması yönünde etkide bulunurken kiţisel ve fonksiyonel gelir bölüţümü üzerinde etkili olmaktadır.Bu harcamalar sonucunda verilen mal ve hizmetlerden, karşılıksız veya maliyetinin altında bir bedelle yararlandığında, bireylerin geliri, hizmetlerin kendilerine karşılıksız gelen bölümü kadar artacaktır. Bu etkinin ölçülebilmesi için ise, bu giderlerin ölçülebilir ve bölünebilir olması gerekmektedir. Eğitim ve sağlık harcamaları bu açıdan en önemli harcama kalemlerini oluşturmaktadır. Devlet, sözkonusu harcamalardan, düşük gelir gruplarının daha fazla oranda yararlanmasını sağlayarak
kiţisel gelir bölüţümü üzerinde etki yapma şansına sahiptir.Diğer taraftan, daha çok bölünemez nitelikte harcamaları(genel idare harcamalar, adalet, savunma) ifade eden cari harcamalar sonucunda sağlanan hizmetlerin herkese açık olması, bunların gelir bölüşümü üzerindeki etkilerinin nötr olduğu görüşünün ağırlık kazanmasına neden olmuştur.
4.1.1.2.2. TRANSFER HARCAMALARI
Transfer harcamaları, daha çok birey ve ailelere yönelik olarak karşılıksız yapılan harcamalardır. Bu harcamalar, gelir bölüşümü üzerinde olumlu veya olumsuz etkiler yaratabilmektedir. Dolayısıyla, bu harcamaları oluşturan kalemlerin gelir bölüşümü üzerindeki etkilerini ayrı ayrı değerlendirmek gerekmektedir;
Bazı sektörlere, düşük gelirli kişi ve ailelere verilen nakti ve/veya ayni yardımlar(tarım sübvansiyonları, emeklilik, işsizlik sigortası vb), transfer harcamaları içinde gelir bölüşümü açısından en önemli harcamalardır. Bunlar gelir bölüşümü üzerinde, fiyatların düşmesiyle değil, gelirin artmasıyla etkili olmaktadır.
Tarım sektörüne ve düşük gelirli ailelere verilen yardımlar, hem sektörel hem de kiţisel gelir bölüţümünde varolan eţitsizlikleri azaltma yönünde etkide bulunur. Bununla birlikte, üretim ve ihracata verilen destek ve primler, genellikle, piyasa için üretimde bulunan imalatçı ve ihracatçı gibi yüksek gelir düzeyindeki kişilere yöneldiği için, fonksiyonel gelir bölüţümünü girişimciler lehine bozmaktadır. Ancak, bunlara verilen yardımlar üretimin ve istihdamın devamı veya artışı anlamına geleceği için, ücretliler açısından da bazı olumlu etkiler yaratabilmektedir.
Transfer harcamalarının bir diğer önemli kalemi ise, devlet tahvili ve bonolarına ödenen faizlerdir. Faiz ödemelerinin gelir bölüşümü üzerindeki etkisinin belirlenebilmesi için, tahvilleri elinde bulunduran kesimlerin gelir düzeyi ile verilen reel faiz düzeyinin bilinmesi gerekmektedir. Ancak, düşük gelir gruplarının tasarruf eğiliminin düşük olduğu ve tahvillerin satılabilmesi için pozitif reel faiz verilmesi gerektiği dikkate alındığında, bu harcamaların fonksiyonel gelir bölüţümünü sermaye lehine bozacağı ifade edilebilir.
Kısaca ifade etmek gerekirse, transfer harcamaları gelir bölüşümü üzerinde önemli rol oynayabilmektedir. Ancak, gelişmekte olan ülkelerde büyüme ön plana çıktığı için, transfer harcamalarının bölüşüm boyutu, genelde, gözardı edilmektedir.
4.1.1.2.3. YATIRIM HARCAMALARI
Kamu yatırımları(ulaşım, enerji vb.) gelişme sürecinde büyük önem taşımaktadır. Çünkü, büyüme ve kalkınmanın sağlanabilmesi için, bir ülkede kamu tarafından gerçekleştirilen altyapı yatırımlarının belirli bir eşik düzeyini aşması gerekmektedir. Bunun yanında, özel kesimin yapamadığı ve verimli yatırımlar olarak adlandırılan bazı büyük sanayi yatırımlarının da yine devlet tarafından gerçekleştirilmesi gerekli olabilmektedir.
Bu harcamaların, çarpan mekanizmasıyla ekonomide önemli etkiler yaratması ve dolayısıyla, gelir bölüşümünü etkilemesi sözkonusudur. Nitekim, kamu yatırım harcamaları sektörel, bölgesel ve kullanılan teknolojiye bağlı olarak fonksiyonel bölüţümü etkileyebilmektedir. Örneğin, kamu yatırımlarının geri kalmış bölgelere kaydırılması, bu bölgenin gelişmesine dolayısıyla, bölgesel gelir bölüţümü farklılıklarının azaltılmasına hizmet edecektir. Benzer bir durum, yatırımların sektörel dağılımı için de geçerlidir.
Görüldüğü gibi, kamu harcamalarındaki bir artış, hasılanın dağılımını iki yönde etkilemektedir. Bunlardan ilki, kamu hizmetlerinin artması ve hizmet genişlemesinden çeşitli grupların farklı oranlarda yararlanması, ikincisi ise, devlete kaynak sağlayan ek kamusal harcamaların, çeşitli gruplar tarafından piyasadan alınan tüketim ve yatırım mallarını farklı oranlarda azaltmasıdır. Bunların dışında, devlet harcamalarındaki artış, çeşitli gruplara faktör ödemeleri olarak gideceğinden, faktör fiyatlarını ve faktör istihdamını etkileyerek üretici gelirlerinin dolayısıyla da fonksiyonel gelir bölüţümünü de değiştirmektedir.
Yukarıdaki açıklamalardan vergisel önlemlerin toplayıcı, kamu harcamalarının dağıtıcı yönde etkili olmaları nedeniyle, kamu harcamalarının, gelirin yeniden bölüşümünde daha etkili olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca, harcamalar yoluyla düşük gelir gruplarının gelir düzeyi ve yaşam standardının değiştirilmesi, daha etkili bir yöntemdir.
Vergi ve harcama politikalarının gelir bölüşümü üzerindeki etkilerini birlikte değerlendirdiğimizde, vergi politikasıyla yüksek gelir gruplarının gelirleri azaltılarak, harcama politikasıyla, düşük gelir gruplarının gelirleri artırılarak kiţisel gelir bölüţümünde belli bir dengenin sağlanmasına çalışıldığı ifade edilebilir.
Kamu kesiminin önemli gelir kaynaklarından biri olan borçlanma; miktar, yöntem ve maliyet(faiz) boyutlarıyla, gelir bölüşümü üzerinde etkili olabilmektedir. Borçlanmanın gerek ülke ekonomisine, gerekse bölüşüm üzerine etkileri, borcun kaynakları (iç ve dış borçlanma) dikkate alınarak ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Ancak, dış borçlanmanın etkileri daha çok uluslararasındaki gelir bölüşümüyle ilgili olduğu için çalışmamızda ele alınmayacaktır.
Borçlanmanın gelir bölüşümü üzerine etkilerinin incelenmesinde öncelikle değerlendirilmesi gereken konu, borçlanmanın gönüllü veya zorunlu olmasıdır. Gönüllü borçlanmada, birey ve kurumlar harcamalarını kısarak değil, daha önceden biriktirmiş oldukları tasarruflarıyla devlete borç verirler. Böy
lece, borçlanma, ilk etkisi yönünden, gelir ve servet dağılımını değil, sadece mevcut tasarruf ve servetin kullanım şeklini değiştirir. Zorunlu borçlanma, birey ve kurumların tasarruflarından değil, gelirlerinden beslenir ve vergilendirmeye benzer etkiler yaratır.Diğer taraftan, borçlanma karşılığında ödenen faizlerin
fonksiyonel gelir bölüţümü üzerinde sermaye lehine önemli etkileri bulunmaktadır. Borç faizleri, transfer harcamaları arasında yer almasına karşın, yarattığı etkiler, yukarıda ifade edilen diğer transfer harcamalarından tümüyle farklı özellik göstermektedir. Ayrıca, zorunlu borçlanma dışında, kamu borçlanma kağıtlarını ellerinde bulunduranlar, genellikle yüksek gelir grubunda yer alan bireyler ve kurumlardır. Bu nedenle, ödenen faizlerin pozitif reel faiz olması durumunda, gelir bölüşümü yüksek gelirli gruplar lehine değişecek ve böylece kiţisel gelir bölüţümü bozulacaktır.Borçların, vergi gelirleriyle ödeneceği gözönüne alındığında, vergi verenler ve tahvil satın alanların farklı olması durumunda faiz ödemeleri yoluyla bazı gelir gruplarına transfer yapılmış olacaktır. Kamu kesimi borçlanma gereğinin büyüklüğüne bağlı olarak bu etki, daha da artacaktır. Bu nedenle, kamu borçlanması, yüksek gelir gruplarının gelirlerinin daha da artması ve böyl
ece kiţisel gelir bölüţümünün daha da bozulması sonucunu doğuracaktır. Dolayısıyla, gelir bölüşümünün düzeltilmesini amaçlayan bir politikanın, kamu açıklarını kapatmak için borçlanma yerine vergileri kullanması daha uygun olacaktır.Genel bir değerlendirme yapıldığında, gelir(vergi), harcama ve borçlanma politikalarına ilişkin uygulamaların bütçe aracılığıyla yapıldığı ifade edilebilir. Bu nedenle, bütçe politikasının bir bütün olarak
gelirin yeniden bölüţümü konusunda önemli bir araç olduğu söylenebilir.4.1.2. PARA POLİTİKALARI VE BÖLÜŞÜM
Genel iktisat politikasının bir parçası olan para politikası, bir ekonomide para miktarının üretim miktarına oranla daha az ya da çok artmasına neden olarak fiyat istikrarsızlığına yol açmaktadır. Bu ise, üretim, tüketim, tasarruf ve yatırım gibi temel ekonomik değişkenler aracılığıyla bölüşüm ilişkilerini etkilemektedir.
Bilindiği gibi, günümüz ekonomilerinde para ve parasal değişkenlerin önemi artmıştır. Takas ekonomisinden paralı ekonomiye, buradan da kaydi para ve elektronik paraya geçiş şeklinde yaşanan süreç, bölüşüm ilişkileri üzerinde dolaylı, fakat, önemli etkiler oluşturmaktadır. Bölüşüm ilişkileri, paralı ekonomiye geçişle birlikte yoğun bir değişim yaşamış; öztüketime dayalı, kapalı aile ekonomisinden piy
asaya yönelik, uzmanlaşmaya dayalı üretim, bölüşüm ilişkilerini karmaşık hale getirmiştir. Bölüşüm ilişkileri üzerinde oluşturduğu bu etkiler, para politikalarının önemini ortaya koymaktadır.Ancak, literatürde, para politikalarının bölüşüm ilişkileri üzerindeki etkisi konusu yeterince incelenmemiştir. Bunun temel nedeni, para politikalarının değil, para politikaları sonucunda ortaya çıkan gelişmelerin(enflasyon, işsizlik, büyüme hızı vb) bölüşüme etkileri üzerinde durulmasıdır. Çalışmamızın bu bölümünde p
ara politikası araçları kısaca açıklandıktan sonra bunların, bölüşüm ilişkileri üzerinde yarattığı etkiler ortaya konulmaya çalışılacaktır.Bu politikanın, reeskont oranının artırılması ve reeskont koşullarının ağırlaştırılması yönünde kullanılması sonucunda ekonomide daralma yaşanacaktır. Bu durum, firmaların finansman yapılarına bağlı olarak, üretim maliyetlerini artırabilir ve dolayısıyla maliyet itiţli bir enflasyon yaratabilir. Aksi durumda, yani reeskont olanaklarının kolaylaştırılması durumunda ise, ekonomide bir genişleme ve buna bağlı olarak da talep itişli bir enflasyon yaşanabilecektir. Dolayısıyla, reeskont politikasının çok dikkatli bir şekilde kullanılması gereklidir. Reeskont politikasının enflasyonist etkiler yaratması nedeniyle orta vadede, dolaylı olarak,
kiţisel gelir bölüţümünün bozulması yönünde bir etki yaptığı söylenebilir.Diğer taraftan, reeskonta kabul edilecek senetlerin niteliği ve miktarına bağlı olarak belli kesimler lehine gelir avantajları yaratabilir. Ayrıca, küçük ve orta ölçekli işletmelere bu açıdan bir kolaylık sağlanması suretiyle
fonksiyonel gelir bölüţümünün girişimciler lehine değişmesi sözkonusu olacaktır. Bu konu, selektif kredi politikasıyla da bağlantılı olarak aşağıda, ayrıca değerlendirilecektir.4.1.2.2. AÇIK PİYASA İŞLEMLERİ
Merkez bankalarının bono, tahvil satın almak ya da satmak suretiyle bankaların kasa likiditelerini, dolayısıyla, ödünç verebilecekleri fonların miktarını etkilemeye yönelik olan açık piyasa işlemleri politikası
fonksiyonel gelir bölüţümü üzerinde etkili olmaktadır.Nitekim, açık piyasa işlemleri, kredi hacmini etkilemesi yanında, tahvil fiyatlarına, dolayısıyle faiz oranına etki yapmaktadır. Merkez bankasının açık piyasada tahvil satın alması, tahvile talebi artıracağından, diğer koşullarda bir değişiklik yoksa, tahvil fiyatlarının yükselmesine, faiz oranının düşmesine neden olur; merkez bankasının tahvil satması tahvil arzını artıracağından, diğer koşullarda bir değişiklik yoksa, tahvil fiyatlarının düşmesine, faiz oranının yükselmesine yol açar. Tahvil piyasasının geliştiği ülkelerde, açık piyasa işlemleri politikası reeskont politikasından daha etkili bir para politikası aracıdır.
Bu açıklamalardan görülebileceği gibi, açık piyasa işlemleri politikasının fonksiyonel gelir bölüţümü üzerindeki etkisi faiz oranlarındaki değişmeye bağlı bulunmaktadır. Nitekim, açık piyasa işlemlerinin daraltıcı yönde uygulanması durumunda faiz oranları yükseleceği için, faiz geliri elde edenlerin lehine bir değişme sözkonusu olacaktır.
4.1.2.3. YASAL KARŞILIKLAR POLİTİKASI
Yasal karşılıklar politikası da, yukarıda açıklanan diğer para politikası araçları gibi,
fonksiyonel gelir bölüţümü üzerinde etkili olmaktadır. Çünkü, Merkez bankasının, bankaların kabul ettikleri mevduata karşılık, bulundurmakla yükümlü oldukları yasal karşılık oranını (kasa likiditesi ve munzam karşılık oranını) değiştirmek yoluyla, bankaların ödünç verebilecekleri fonların miktarını etkilemeye yönelik bir politikadır. Merkez bankasının yasal karşılık oranını yükseltmesi, bankaların kredi verme olanaklarını azaltır; yasal karşılık oranını düşürmesi ise, bankaların kredi verme olanaklarını artırır.Yasal karşılık politikasının, iskonto ve açık piyasa işlemleri politikasında olduğu gibi, doğrudan bir fiyat etkisi bulunmamaktadır. Ancak, yasal karşılık oranlarının yükseltilmesi ya da düşürülmesi sonucu, bankaların gelir getiren aktiflerinin miktarının değişmesi, bankaların gelirini olumsuz ya da olumlu yönde etkiliyebilir.
Yasal karşılıkların artırılması durumunda bankaların verebileceği kredi miktarı azalacak, aksi durumda ise, artacaktır. Birinci durum, faiz oranlarının yükselmesi, ikinci durum ise, düşmesi sonucunu doğurabilecektır. Bu durum, faiz ödeyenler açısından olumsuz etki yapacaktır. Ancak, karşılık oranlarının düşürülmesi durumunda genişleyecek olan kredi olanakları nedeniyle, kredi faizl
erinin düşürülebilmesi, piyasa yapısına da bağlı bulunmaktadır. Kısaca belirtmek gerekirse, zorunlu karşılık politikası, kredi hacmi ve faiz oranları yoluyla, fonksiyonel gelir bölüţümü üzerinde etkili olabilmektedir.4.1.2.4. SELEKTİF KREDİ POLİTİKASI
Bazı ekonomik amaçlara ulaşmak için para ve kredinin sektörler arasındaki dağılımının düzenlenmesi amacıyla kullanılan selektif kredi politikası,
sektörel ve bölgesel gelir bölüţümünü etkilemektedir. Nitekim, bu politikada, kredilerin sektörler arasındaki dağılımına ilişkin öncelikler belirlenmekte; kalkınmaya katkısı büyük olan ve ilk aşamada gelişmesi istenen sektörlere ucuz ve fazla miktarda kredi verilmesi yoluna gidilmektedir. Bir başka deyişle, selektif kredi politikasında, ekonominin kredi kaynakları, saptanan öncelik sırasına göre dağıtılmakta ve her kesim yine önceden belirlenen limitler içerinde kredi almaktadır. Bunun yanında, öncelikler çerçevesinde, verilecek kredilerde farklı faiz oranları uygulanabilmektedir.Bunun yanında, birçok ülkede bölgeler arası gelişmişlik farklılıklarının giderilmesi için de kredi politikası kullanılmaktadır. Geri kalmış bölgelere yönelik krediler, hem miktar hem de fiyat(faiz) açısından daha uygun koţ
ullarda verilmekte ve böylece, bölgesel gelir dengesizliklerinin azaltılmasına çalışılmaktadır.Kısacası, diğer para politikası araçlarıyla karşılaştırıldığında selektif kredi politikası, özelllikle sektörel ve bölgesel gelir bölüşümü üzerinde etkilidir. Bu nedenle de, gelir bölüşümünün yeniden düzenlenmesinde kullanılabilecek etkili bir araçtır.
4.1.2.5. DİĞER PARA POLİTİKASI ARAÇLARI
Merkez bankası, yukarıda açıklanan politika araçları yanında, banka kredilerinin, devletçe izlenen ekonomik ve sosyal politika amaçlarına göre dağılımını sağlamak amacıyla, çeşitli önlemlere başvurabilir. Bunlardan başlıcaları, kredi tavanları, faiz oranlarının kontrolü, bankalar arası kredilerin sınırlandırılması gibi araçlardır. Yukarıda belirtilen para politikası araçlarıyla karşılaştırıldığında, bu araçların daha çok doğrudan müdahaleleri içerdiği görülmektedir. Bu nedenle, sözkonus
u araçlar piyasa ekonomisiyle uyumlu olmasa da, gelir bölüşümünün istenilen yönde değiştirilmesinde, dolaylı araçlara oranla daha etkilidir. Bu etkinin ne kadar ve hangi yönde olacağı ise, araçların kullanım yönü ve dozuna bağlıdır.Para politikasının bu araçları yanında, hazine bonoları, mevduat sertifikaları, finansman bonosu, repo, bankalararası para piyasası gibi para piyasası araçları da gelir bölüţümü üzerinde etkili olabilmektedir. Ancak, bu araçlar da sonuçta faiz, kredi miktarı ve para arzı üzerinde etkili olacaktır. Bu nedenle, gelir bölüşümü üzerinde yukarıda ifade edilen para politikası araçlarına benzer etkiler yaratacakları söylenebilir.
Kısaca belirtmek gerekirse, para politikalarının gelir bölüşümü üzerindeki etkileri daha çok dolaylı olarak gerçekleşmektedir. Bununla birlikte, unutulmaması gereken nokta, takas ekonomisinden para ekonomisine geçişle birlikte bölüşüm ilişkilerinin karmaşık hale gelmesi ve reel gelişmelerin yanında parasal gelişmelerin de bu ilişkilerde önemli değişmeler yaratm
asıdır. Öyleki, reel anlamda gelir bölüşümü daha adil hale gelmiş olsa bile, parasal değişkenler aracılığıyla kaynak aktarım mekanizması yaratılabilmektedir. Bu nedenle, reel değişkenler yanında, parasal değişkenlerin de bölüşüm ilişkilerinin analizinde dikkatle incelenmesi gerektiği ifade edilebilir.Buraya kadar yapılan açıklamalardan, para politikasının temelde üç değişkeni etkilediği ortaya çıkmaktadır. Bunlar, kredi miktarı ve dağılımı, kredinin fiyatı(faiz) ve para arzıdır. Bu nedenle, para politikalarının gelir bölüşümü üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesinde bu değişkenlerde ortaya çıkacak gelişmelerin dikkate alınması konumuz açısından daha anlamlı olmaktadır.
Kredi miktarının ve dolayısıyla para arzının artması ekonomide genişletici bir etki yaratacağından bu, geleceğe ilişkin beklentilerin olumlu olması ve yatırımların artması sonucunu doğurabilecektir. Böylece, yatırımların teknoloji yoğunluğuna bağlı olarak(emek ya da sermaye yoğun olması) istihdam artışı gerçekleşecektir. Dolayısıyla, ek i
stihdama bağlı olarak, toplam ücret ödemeleri artacağı için fonksiyonel gelir bölüţümünde kısmi bir düzelme gerçekleşebilecektir. Bu süreçte, gelir bölüşümünde ortaya çıkacak iyileşmenin düzeyi, aynı dönemde yatırım artışı nedeniyle ortaya çıkacak enflasyon düzeyine bağlı olacaktır. Ayrıca, yeni yatırımlar girişimcilerin de gelirlerini artıracaktır. Dolayısıyla, genişletici bir para politikasının fonksiyonel gelir bölüşümü üzerindeki net etkisinin belirlenmesi oldukça güçtür. Ancak, daraltıcı para politikası uygulanması durumunda işsizlikte bir artış olacağı dikkate alındığında, genişletici para politikasının ücretliler üzerinde göreceli olarak daha olumlu olduğu söylenebilir.Diğer taraftan, uygulanacak politikalara bağlı olarak, faizlerde ortaya çıkacak ge
liţmeler de fonksiyonel gelir bölüţümünü etkileyecektir. Ancak, burada özellikle dikkate alınması gereken nokta, reel faiz oranlarıdır. Çünkü, nominal faizlere dayalı bir analiz yanlış değerlendirmelere yol açabilecektir. Dolayısıyla, faizlerin gelir bölüşümü üzerindeki etkisi reel faizlere bağlıdır. Reel faiz verilmesi durumunda bu, borç verenler lehine, aksi durumda ise, borç alanlar lehine bir gelir aktarımına yol açacaktır.Ayrıca, reel faiz uygulaması, kredi kullanan işletmelerin maliyetleri üzerinde artırıcı etki yaratacağından maliyet enflasyonuna neden olabilecek, bu da, piyasa yapısı ve maliyet artışlarını fiyatlara yansıtma olanaklarına bağlı olarak, sabit gelirliler aleyhine bir durum ortaya çıkaracaktır. Böylece, bir taraftan sermaye kesimi gel
irlerinin artması, diğer taraftan, ücretli kesimin gelirlerinin enflasyon nedeniyle erimesi, fonksiyonel gelir bölüţümünde bozulmaya neden olacaktır.Sonuç olarak, para politikalarının kredi miktarı, faiz oranı ve bunların hem nedeni hem de sonucu olarak para arzı üzerinde etkili olduğu; kredi politikasının daha çok
sektörel, faiz oranlarının ise, fonksiyonel gelir bölüţümü üzerinde etkili olduğu ifade edilebilir.4.1.3. DIŞ TİCARET POLİTİKALARI VE BÖLÜŞÜM
Ekonomik faaliyetlerin temel amacının, toplumun gereksinimlerini veri kaynak ve olanaklarla en yüksek düzeyde karşılamak olduğu dikkate alındığında, dış ticaret politikasının da aynı amaçlara ulaşmak için uygulanan politikaların bir diğer boyutunu oluşturduğu ifade edilebilir. Konumuz açısından dış ticaret politikasının amaçlarından birinin, gelir bölüşümünde istenmeyen bir değişmeye yol açmaksızın, kişi başına reel gelirde artış sağlamak olduğu söylenebilir. Dış ticaret politikalarının sektörel ve fonksiyonel gelir bölüţümü üzerinde önemli etkiler yapacağı açıktır. Aşağıda, bu etkiler ithalat, ihracat ve döviz politikaları alt başlıkları altında değerlendirilmiştir.
4.1.3.1. İTHALATLA İLGİLİ POLİTİKALAR VE BÖLÜŢÜM
İthalata yönelik çok sayıda politika aracı kullanılmaktadır. Ancak, bu çalışmada tüm bu araçların incelenmesi ve bunların gelir bölüşümü üzerine etkilerinin ortaya konulması mümkün olamayacağı için, geniş uygulama alanı bulan politikalar değerlendirilmiştir.
Gümrük tarifeleri, ürün ve/veya sektör bazında farklılaştırılarak, tarife uygulanan üretimi koruyarak sektörel, bu sektörde faaliyette bulunan giriţimcileri koruyarak da fonksiyonel gelir bölüţümünü değiştirebilmektedir.
Gümrük tarifeleri, yabancı malların bir ülkeye girişinde ad volarem(değere göre) veya spesifik(miktara göre) alınan vergilerdir. Bir malın ülkeye giriş fiyatını doğrudan etkiledikleri için, ithalatın kısılmasını ve/veya artırılmasını mümkün kılmaktadır. Bunlar, devlete gelir sağlamak, gelişmekte olan endüstrileri korumak, yerli ve yabancı endüstriler arasında rekabet eşitliği kurmak, ekonomide çeşitli sosyal tabakalar arasında gelir bölüşümünü düzenlemek amacıyla alınmaktadır.
Gümrük tarifesiyle ekonomiye müdahalenin gelir bölüşümüne etkisi şekil 2.1 yardımıyla incelenebilir. Şekilde, A ülkesinde X malına talep DA doğrusu, arz ise, SA doğrusu olarak verilmiştir. A ülkesindeki X malı arz ve talebinin, dünya fiyatlarını etkilemediği ve OPW fiyatında ithalatın arz esnekliğinin sonsuz olduğu varsayımı altında, A’nın X malı ithalatı PW-SW doğrusu ile gösterilmektedir. Serbest ticaret koşulları altında X malı piyasasında denge, E noktasında oluşmaktadır. Serbest ticaretle belirlenen OPW dünya fiyatları düzeyinde toplam tüketim OQ2’dir. Bunun OQ1 kadarı yerli üreticiler tarafından üretilirken, Q1Q2 kadarı ithal edilmektedir.
ŞEKİL 2.1.: TARİFELER VE BÖLÜŞÜM
X’in FİYATI
PT
PW
O Q1 Q3 Q4 Q2 X MİKTARI
X malı ithalatına belli bir oranda ad valorem tarife uygulandığında A ülkesinde X’in fiyatı OPT’ ye yükselecektir. Bu fiyat artışı sonucu X’in tüketimi OQ4’e düţerken, üretim OQ3’e yükselir. Yerli X malını üreten girişimciler, tarifenin sağladığı koruma sonucunda, üretimlerini ve gelirlerini(OQ1 x OPW’den OQ3 x OPT‘ye) artırmaktadır. Satış gelirlerindeki artış, kısmen yabancı üreticilerin zararı (O1Q3 X OPW) kısmen de yerli tüketici rantının(s+m) azalmasıyla sağlanır. Burada (s), korumacılık sonucu daha yüksek fiyat ve üretim düzeyinden sağlanan kar artışını, (m) ise, artan üretimin getirdiği ek maliyetleri göstermektedir. Yerli tüketim O2Q4 kadar azalarak yabancı üreticiler için Q2Q4 x OPW kadar ek bir zarara ve tüketici rantında c alanı kadar bir düşüşe yol açmıştır. Hükümet ise, tüketici artığının azalışı sonucunda r alanı(Q3Q4 x PWPT) kadar bir gümrük tarifesi geliri elde etmektedir. Gümrük tarifesi sonucu tüketici artığında meydana gelen toplam düţüţ PTPWEF alanıyla gösterilebilir. Bu, yerli üreticilerin kar artışlarıyla(s) hükümetin artan gelirleri(r) arasında bölüşülmektedir.
Bu şekilde, gümrük tarifelerinin yol açtığı zarar, refah açısından, korumacılık sonucu üretim maliyetinin artışını gösteren (m) ve gümrük tarifesinin fiyat artırıcı etkisinin doğurduğu tüketici rantı kayıplarını gösteren (c) alanlarıyla belirtilmiştir. Korumacılığın yol açtığı zararlar A ülkesinde arz ve talep eğrilerinin eğimlerine yani, fiyat esnekliğine bağlıdır.
Gümrük vergilerinin üretim, gelir, tüketim ve gelir bölüşümü olmak üzere dört farklı etkisi ortaya çıkmaktadır. Ayrıca, yukarıda açıklandığı gibi, ithalatta bir mal üzerine gümrük vergisi konulması, o malın yurt içi fiyatının yükselmesine yol açar. İç fiyatların yükselmesi ise, yerli üretimin genişlemesine, tüketimin kısılmasına ve milli gelirin tüketicilerden girişimcilere doğru yeniden dağılmasına neden olur.
Çalışmanın birinci bölümünde ortaya konulduğu gibi, Stolper-Samuelson teoremi, iki üretim faktörü, iki mal üzerine kurulmuş Heckscher-Ohlin modeli, hiç dış ticaret yapılmayan bir durumdan serbest ticarete geçiş durumunda, kıt faktörün elde ettiği gelirin hem görece hem de mutlak olarak düţeceğini gösterir. Buna göre, gümrük tarifeleri, üretiminde kıt faktörün daha çok kullanıldığı malın fiyatını artırarak sözkonusu faktöre, diğer faktörün zararına, bazı yararlar sağlamış olmaktadır. Doğal olarak, ekonominin dışa açılması, uluslararası ticarete katılan diğer ülkelerde daha bol bulunan faktörlerin gelirlerini artıracak ve böylece fonksiyonel gelir bölüţümünü değiştirecektir. Bunun için, Stolper-Samuelson teoremi, gümrük tarifelerinin reel ücretleri, ucuz yabancı işgücünün rekabetinden koruyacağı yolundaki yaygın görüşlere dayanak olarak kullanılmıştır. Oysa, gümrük tarifesi uygulayan bir ülkenin, serbest ticaret durumuna göre yoksullaşmış olacağı görülmektedir. Ayrıca, korumacılık, ticaret hadlerini de etkileyeceğinden, korunan malın fiyatının mutlaka yükselmesi gerekmemektedir. Fiyatların yükselmemesi durumunda da, korunan üretim faktörünün gelirinin artması mümkün olamayacaktır.
Diğer taraftan, devletin gümrük gelirlerini kullanılış biçimi de ürün ve faktör fiyatlarını etkileyecektir. Nitekim, elde edilen tarife gelirlerinin belli bir üretim faktörünün gelirini artıracak yönde kullanılması durumunda, sözkonusu faktörün geliri artacaktır. Hatta tarifeler nedeniyle gelirleri düşen kesime aktarılması durumunda tarife sonrası ortaya çıkan gelir kaymaları nötralize edilebilecektir.
Ayrıca, ekonomide toplam harcamaların bileşimi değişecektir. Gümrük tarifesi uygulamasına giren malların talebinin esnek olması durumunda, bu mallar için yapılan toplam harcamalar düşecek ve diğer koşullarda bir değişiklik olmadığı kabul edildiğinde, diğer mallar için yapılan harcamalar artacak; sonuçta da fiyatlar ve gelirler değişecektir. Talep esnekliğinin düşük olması durumunda, tarife uygulanan mallar için yapılan harcamalar artacak, ekonomideki diğer harcamalar azalacaktır. Bu durumda, tamamlayıcı ve ikame mallar için yapılan harcamaların bileşimi de değişecektir. Diğer taraftan, tarifeler genellikle ulusal refahı düşürmektedir. Bunun yanında, yerli firmaların ürün kalitesini artırma yönündeki çabalarını sınırlandırmaktadır.Dış ticarette çarpıklara yol açan değişik tipte önlemlerin daha ayrıntılı analizlerine literatürde rastlamak mümkündür.
Yukarıdaki açıklamalardan görülebileceği gibi, gümrük tarifeleri, bir taraftan fonksiyonel bölüţümü girişimciler lehine, diğer taraftan da tarifelerin uygulandığı ürünlere bağlı olarak sektörel gelir bölüţümünü korunan sektörler lehine değiştirmektedir.
4.1.3.1.2. TARİFE DIŞI ARAÇLAR
Son yirmi yılda dış ticaret politikası için kullanılan araçlarda büyük bir artış ve çeşitlilik ortaya çıkmış ve bu yeni araçlar, gelişmiş ve az gelişmiş ülkelerde gümrük tarifelerinden çok daha önemli bir yer tutmaya başlamıştır. Bu tarife-dışı araçların önemli bir kısmı, ithalatın kısıtlanmasına yönelik olurken, bir kısmı da, ihracatın ve diğer döviz kazandırıcı işlemlerin özendirilmesi amacına hizmet etmektedir. Aşağıda, tarife-dışı araçlar ve bunların bölüşüm üzerine etkileri incelenmiştir.
Kotalar, sektörel bölüţüm üzerinde, tarifelere oranla daha etkili olan bir dış ticaret politikası aracıdır. Çünkü, kotaların ithalat üzerindeki daraltıcı, yani yerli sektörleri koruyucu etkisi tarifelere oranla daha belirgindir. Ayrıca, bu uygulama sonucunda ortaya çıkacak kıtlık rantları, fonksiyonel bölüţümü karlarını artırma imkanına sahip olacak girişimciler lehine bozacaktır.
Kotaların bölüşüm üzerindeki bu etkileri, uygulamanın içeriğine bağlı olarak değişecektir. Nitekim, hükümetlerin ithal edilecek mal hacmini fiziki miktar veya değer olarak sınırlandırmalarına kota (quota) adı verilmekte ve bunlar global veya tarife kotaları şeklinde belirli süreler için düzenlenmektedir. İthalatı kotaya bağlı mallardan, ayrıca, gümrük vergisi de alınabilmektedir.
Kotalar ithalatı kısıtladıkları ölçüde, yerli sanayii dış rekabetten korumakta ve ödemeler bilançosunu düzeltici etki yapmaktadır. Tarifelerin başarılı olamadığı durumlarda veya hemen sonuç almak için ithalat, miktar olarak sınırlandırılmaktadır. Gümrük vergilerinin etkisini gösteren şekilden izlenebileceği gibi, X malının ithalatı, ya Q3Q4 miktarına eşit bir miktar kısıtlamasıyla ya da ülke içi fiyatları OPW’den OPT’ye yükselten PWPT kadar bir gümrük tarifesi uygulayarak Q3Q4 miktarında sınırlandırabilir. Doğal olarak, bunun uygulamada gerçekleşebilmesi için, gümrük tarifelerini belirleyen yetkililerin, hem yerli arz ve talep hem de yabancı arz eğrilerini bilmesi gerekmektedir. Bu yüzden yetkililer, mümkün olduğu sürece, ithalat hacmini sınırlandırmak için, daha kesin sonuçlar veren miktar kısıtlamalarına başvurmayı yeğlemektedir.
Daha önce gösterilen Şekil 2.1’de, uluslararası fiyatlarla, kota uygulamasından sonra oluşan yerli fiyatlar arasındaki fark, yani OPT ile OPW arasındaki fark, ithalat lisansı sahibi girişimcilerin, yerli piyasada birim başına elde ettikleri karı göstermektedir. Lisanslar açık artırmaya çıkarılsa, ithalatçılar ithal izni elde etmek için birim ithalat başına PWPT kadar bir ödeme yapmaya hazır olacaklardır.
Kotalar, ithal malının arzını kısıtlayarak yurtiçi satış fiyatını, ithalat fiyatının üzerinde yükseltirken bu, kota karlarını kimin alacağı sorusu gündeme gelmektedir. Kotalarla gümrük tarifeleri arasındaki belli başlı farklardan birisi bu noktada ortaya çıkmaktadır. Kota yerine, ona eşdeğer oranda bir gümrük tarifesinin konulması durumunda ortaya çıkan ranta vergi geliri olarak hazine el koymaktadır. Ancak, girişimciler genellikle, kotaya tabi malları düşük dünya fiyatından alıp, ülke içinde yüksek fiyatlardan satarak kıtlık rantını kendilerine alacak ve böylece, sağladıkları kazançlarla ülkede fonksiyonel gelir bölüţümündeki eşitsizlikleri artıracaklardır.
Diğer taraftan, kıtlık rantının her türlü durumda girişimcilere gitmesi mümkün olmayabilir. Karşı ülkedeki ihracatçıların piyasa üzerinde tam kontrol sağlayacak biçimde örgütlenmiş olmaları, ithalatçıların dağınık ve birbiriyle rekabet etmesi durumunda, ihracatçılar, mallarını yüksek fiyattan satarak bu karların kendilerinde kalmasını sağlayabilir. Aksine, ithalatçıların örgütlenmiş, ihracatçıların dağınık olması durumunda kıtlık rantı ithalatçılara gidecektir.
İthalatın lisansa bağlı olması monopsoncu yapının oluşmasında temel ögedir. Dolayısıyla, dış ticaret yanında, dış ticarete konu olan mallara ilişkin piyasa yapılarının da dış ticaret politikalarının fonksiyonel bölüţüm üzerine etkilerinin değerlendirilmesinde dikkate alınması gerekmektedir.
4.1.3.1.2.2. İTHALAT YASAKLARI
Kota uygulamasında belirli bir miktar ithalata izin verilirken, ithalatın yasaklanması durumunda sözkonusu malın ülkeye girmesi tümüyle önlendiği için, bu politikanın sektörel ve fonksiyonel bölüţüm üzerindeki etkileri daha belirgin olacaktır. Nitekim, kota uygulaması veya diğer önlemler yerine, ithalatın yasaklanması, sözkonusu malın fiyatında önemli oranda bir artış meydana getirecektir. Böylece, ortaya çıkacak korumanın, tüketimin kısılması ve gelir bölüşümünü girişimciler lehine değişmesi şeklindeki etkileri daha şiddetli olacaktır. Dolayısıyla, ithalatın yasaklanmasının bölüşüm üzerine etkilerinin, diğer dış ticaret politikası önlemlerine oranla daha güçlü olacağı ifade edilebilir.
4.1.3.1.3. TARİFE BENZERİ ARAÇLAR
İthalatın kısılmasına yönelik bu araçlar da tarifeler gibi, ithal fiyatının artırılması yoluyla etkili olmaktadır. Aşağıda bunların başlıcaları ve bölüşüm üzerine etkileri değerlendirilmiştir.
. İTHALAT TEMİNATLARIİthalatçı firmaların, ithalat değerinin belli bir oranını teminat olarak önceden yatırmaları şeklinde uygulanmaktadır. Bu oranda yapılacak değişiklikler, ithalat miktarı üzerinde sınırlandırıcı etki yaratmaktadır. Ayrıca, teminat yatırma yükümlülüğü, ithalatçıların ödeme olanaklarını sınırlandırarak, ithalatın geçici olarak azalmasına neden olur. Belli bir miktar para y
atırmak zorunda kalan girişimciler, hem bu miktarı kazanç sağlayabilecekleri yatırımlarda kullanamadıkları için, hem de mali güçleri sınırlandırıldığı için kayba uğrayacaktır. Bu kaybın kısmen karşılanması için, girişimcilerin ithal malı fiyatlarını artırmaları sözkonusu olabilecektir. Bu fiyat artışının gerçekleşmesinin bölüţüm üzerine etkileri gümrük tarifelerinin etkilerine benzer olacak, yani fonksiyonel bölüţüm giriţimciler lehine bozulabilecektir.4.1.3.1.3.2. İTHAL İKAMESİ ENDÜSTRİLERİNE SÜBVANSİYONLAR
Yerli üreticilerin korunmasında, dış ticaretin engellenmesine veya pahalılaştırılmasına yönelik politikalar yerine, ithal ikamesi sanayilerine bazı destekler verilmesi şeklinde gerçekleştirilen uygulamalardır. Burada temel yaklaşım, belli sektörlerde üretilen ürünlerin serbest ticarete konu olması ve dünya fiyatlarından satılması, bu fiyatla koruma fiyatı arasındaki farkın üreticiye sübvansiyon olarak verilmesidir. Böylece, tüketicilerin daha ucuza mal almaları sağlanırken, ithal ikamesi endüstrilerinde de üretimin devam etmesi mümkün olabilmektedir. Dolayısıyla, ithal ikamesi endüstrilerine sübvansiyonlar, bazı sektörlere teşvik verilmesi boyutuyla sektörel, girişimcilere gelir aktarımı yoluyla fonksiyonel, düşük gelirli grupların ucuza mal tüketiminin sağlanması nedeniyle de kiţisel gelir bölüţümü üzerinde etkili olabilmektedir.
Gümrük tarifesi ve kotalara oranla yarattığı olumsuz etkilerin az olması, bu tür uygulamaların daha fazla önerilmesine neden olmaktadır. Ancak, sözkonusu sübvansiyonların kaynağı olan vergilerin kimlerden alındığı ve bu yolla korunan sektörde üretilen malların kimin tarafından tüketildiği, uygulamanın
sektörel ve kiţisel bölüţüm üzerindeki etkilerini belirleyecektir.Bunların yanında, ithalatta standartlar, sağlık koşulları, çevre ve ekolojik etkiler vb. birçok yeni korumacılık önlemlerinin uygulandığı görülmektedir. Bu tür uygulamalar da, yukarıda ifade edilen bir çok ithalat politikası gibi, ithalatın azaltılarak, pahalı hale gelmesinden tümüyle yasaklanmasına kadar geniş bir yelpazede etkide bulunab
ilmektedir. Dolayısıyla, bu araçların bölüşüm üzerine etkisi, sözkonusu yelpazenin neresinde bulunduğuna bağlı olarak değişecektir.Üretim yardımları, ithal ikameci endüstrilerin korunmasında, tarifeler ek tüketim maliyeti getirdiği için, tarifelere oranla daha az maliyetlidir. Bununla birlikte, hükümetler; tarifelerin kamu gelirlerini, üretim yardımlarının ise, harcamaları artırması ve üretim yardımlarının etkisinin gümrükler kadar belirgin olmaması nedeniyle, tarifeleri yeğlemektedir.
4.1.3.2. İHRACATLA İLGİLİ POLİTİKALAR
İhrac
ata yönelik olarak uygulanan politikaların amacı genelde, ihracatın artırılmasıdır. Bununla birlikte, bazı malların ihracatında, zaman zaman kısıtlama(kota) veya yasaklama getirildiği görülmektedir. Aşağıda bu politikalar ve bölüşüm üzerine etkileri ortaya konulmaya çalışılmıştır.İhracat vergileri ihracatçı sektörleri ve bu ihracatı gerçekleştiren girişimciler üzerinde etkili olan ve dolayısıyla
sektörel ve fonksiyonel gelir bölüţümünü etkileyebilen bir politikadır. Bu vergiler daha çok gelişmekte olan ülkelerde, genellikle belirli mallarda uygulanmaktadır. Bu ülkeler gelir sağlamak, ticaret hadlerini lehlerine çevirmek, hammaddelerin işlenerek ihracatının teşviki gibi çeşitli nedenlerle ihracat vergisi uygulamaktadır. Şekil 2.2.’de ihracat vergilerinin etkileri gösterilmiţtir.
ŞEKİL 2.2: İHRACAT VERGİLERİNİN ETKİLERİ
PD
O M1 M2 M3 M4 MİKTAR
Şekilde bir malın ülke içi talebini DD¢ , arzını SS¢ , denge fiyatını PD vermektedir. Talep esnekliğinin sonsuz ve herhangi bir ticaret kısıtlaması olmadığı varsayımları altında, iç fiyatların dünya düzeyine(PW) yükselmesi gerekir. Daha düţük herhangi bir fiyatta, ihracatçýlar sınırsız miktarda mal satın alarak, dünya piyasalarında satmak isteyecektir. PW dünya fiyatında yerli üretim M4 düzeyinde olacak ve bunun M1 kadarı iç piyasada tüketilirken geriye kalan bölümü ihraç edilecektir.
Belli bir oranda ihracat vergisi konulması durumunda, üreticiler için net birim ihracat fiyatı(birim başına gelir) PT’ye düţecek ve aradaki fark(PWPT) vergi geliri olarak hazineye gidecektir. Bu durumda, PT fiyatının üzerinde ihracat yapmak mümkün olamayacağı için ülke içi fiyatlar PT ‘ye ve bu bağlı olarak üretim M3 düzeyine düţerken, tüketim M2‘ye yükselecektir. Bu vergi sonrasında ihracat M1M4 düzeyinden M2M3 düzeyine gerilemiţtir.
Sonuçta üretici sektörün elde ettiği gelir 1, 2, 3, 4 ve 5 numaralı alanların toplamı kadar azalırken; 4 numaralı alan devlet tarafından toplanan vergileri, 1 ve 2 numaralı alan ek tüketici rantını, 3 ve 5 nuraları alanlar ihracat vergisinin yarattığı kayıpları göstermektedir. Burada 3 numaralı alan ihracat vergisinin ülke içindeki tüketim artışına giden kısmını, 5 numaralı alan ise, üretimdeki düşmeye bağlı olarak ortaya çıkan kayıpları vermektedir. Dolayısıyla, gelir, ihracat ver
gisi konulan malı üreten sektör ve girişimcilerden yerli tüketici ve devlete doğru yeniden dağılmıştır. Bir başka deyiţle, ihracat vergisi sektörel, fonksiyonel ve kiţisel gelir bölüţümünü etkilemiţtir.İhracat teşviklerinin bölüşüm üzerindeki etkileri, ihracat vergilerinin tam tersi yönde ortaya çıkmaktadır. İhracat, genellikle, uluslararası piyasalarda rekabet şansının sağlanması, döviz girişinin artırılması ve istihdam olanaklarının genişletilmesi amaçlarıyla özendirilmektedir. Bu özendirmeler y
oluyla, bir taraftan ihracatçıların üretim maliyetlerinin düşürülmesi, diğer taraftan da üretimin artması gerçekleştirilebilmektedir. Bu nedenle, ihracatı özendirme önlemleri, maliyetleri düşürerek veya gelirleri artırarak ihracatı karlı kılan tüm önlemleri içermektedir. Bunlar, ülkelere göre farklılıklar göstermekle birlikte, ihracatta prim sistemi, ihracatta vergi iadesi ile vergi indirim ve muafiyeti, girdi teşvikleri ve devlet pazarlama yardımları olmak üzere dört başlık altında toplanabilir. Bu önlemlerin işlevleri dikkate alındığında, tümüne ihracat sübvansiyonları adını vermek mümkündür.Teşviklerin etkileri şekil 2.3. yardımıyla açıklanmıştır. Burada DD
¢ iç talebi, SS¢ ise, ülke içi arz eğrisini göstermektedir. Sübvansiyonların sonucunda ihracat fiyatı P1’e düţerken iç piyasadaki fiyatlar P2’`ye yükselmektedir. Böylece, ithalatçı ülkede fiyatlar düşerken ihracatçı ülkede yükselmektedir. Buna bağlı olarak, ihracatçı ülkede, bir taraftan dış ticaret hadleri aleyhe dönerken ve diğer taraftan, üretici rantı artmakta, tüketici rantı azalmaktadır. Ayrıca, sübvansiyon uygulaması sonucunda üretici rantı (a+b+c+d) kadar artarken tüketici rantı (a+b) kadar azalmaktadır. Ödenen toplam sübvansiyon miktarı ise, (b+c+d+e+f+g) alanı kadardır.ŞEKİL 2.3: İHRACAT TEŞVİKLERİNİN ETKİSİ
FİYAT
P2
Pw
P1
O Q1 Q2 MİKTAR
Dış ticaret hadlerinin aleyhe dönmesinden dolayı katlanılan zarar (PWP1 x Q2Q1) alanına eşittir. Bu durumda, toplam kazanç, kayıptan küçük olacaktır. Artan rekabet gücünün sağladığı istihdam olanakları bir avantaj olurken, sübvansiyon ödemelerinin bütçe üzerinde yaratacağı enflasyonist baskı da gözönüne alınmak durumundadır. Dolayısıyla, sübvansiyon verilecek sektörlerin seçiminde çok dikkatli olunması gerekmektedir.
İhracat sübvansiyonları bir tür negatif ihracat vergisidir ve burada başlıca amaç, yabancı harcamaları yerli ürünlere yönelterek ihracatın artırılmasıdır. Bu nedenle, fiyatların ülke ihracatçılarına oranla büyük ölçüde düşürülmesi gerekmektedir. Dolayısıyla, sübvansiyonlar dış ticaret hadlerini olumsuz etkilemektedir.
Yukarıda ifade edilen teşvik önlemleri iç piyasada tüketicileri olumsuz yönde etkilemektedir. Çünkü, bir taraftan sübvansiyon ödenen malların ihracatı sonucu iç piyasada arzın azalmasına bağlı olarak daha yüksek fiyat ödemekte, diğer taraftan da sübvansiyonların maliyetini, ödedikleri vergilerle karşılamaktadırlar. Dolayısıyla, ihracat teşvikleri
fonksiyonel gelir bölüţümünü girişimciler lehine, emek aleyhine değiştirmektedir.4.1.3.2.3. İHRACAT KOTALARI VE YASAKLARI
İhracat konusunda devletin müdahalesi genellikle, dış satımı özendirme amacına yöneliktir. Bununla birlikte, devlet özellikle askeri veya siyasi amaçlarla belirli malların ihracatını yasaklayabilmektedir. Ekonomik açıdan ise, yerli sanayinin ihtiyacı olan hammaddelerin ihracatının engel
lenmesi, geniş halk kitlelerince tüketilen gıda maddelerinin içerde arz yeterliliğinin sağlanması, arzı tükenmekte olan doğal kaynakların korunması, dış fiyatları yükseltmek amacıyla ihracatın sınırlandırılması veya tümüyle yasaklanması yoluna gidilebilmektedir. Dolayısıyla, bu tür uygulamalarda iç piyasanın gereksinimleri ön plana çıkmaktadır. Ayrıca, ülkeler aralarında anlaşarak (gönüllü ihracat kısıtlamaları) da ihracatlarını kısıtlayabilmektedir. Bu tür gönüllü ihracat kısıtlamaları, ihracat kotalarıyla benzer etki yaratmaktadır.Bu politikalar sonucunda ihracatı yasaklanan malı girdi olarak kullanan sektörler ve/veya tüketiciler daha düşük fiyat ödeyecekleri için avantaj elde edeceklerdir. Bu durum,
sektörel ve kiţisel gelir bölüţümünün değişmesine neden olacaktır. Sözkonusu malların üreticileri ise, bir taraftan ihracat şansını, diğer taraftan da, ihracat nedeniyle, ülke içinde arz daralmasına bağlı olarak ortaya çıkacak fiyat artışlarının getireceği olumlu koşullardan yararlanamayacaktır. Bu durumda, makro boyutta genel etki, bu ürünün üreticilerinin uğrayacağı kayıp ile ihracat yapılmamasından yararlanan kesimlerin sağlayacağı kazancın büyüklüğüne bağlı olacaktır.Bölüţüm iliţkileri üzerinde etkili olan bir d
iğer dış ticaret politikası aracı ise, döviz politikasıdır. Daha çok, sektörel ve fonksiyonel gelir bölüţümü üzerinde etkili olan döviz politikası, kur politikası ve kambiyo kontrolü başlıkları altında incelenmiştir.
4.1.2.3.1. KUR POLİTİKASI
Kur politikalarını para politikalarından ayırmak oldukça güçtür. Çünkü, para miktarı, satınalma gücü ve dolaşım hızının etkilenmesine yönelik politikalar kurlar üzerinde etkili olurken, kurlarda ortaya çıkacak herhangi bir değişme de ülke içindeki parasal gelişmelere yansıyacaktır.
Kur politikası, ulusal para ile yabancı paralar arasındaki oranın belirlenmesine yönelik uygulamaları içermektedir. Bu nedenle, döviz kurları gerçekçi, eksik veya aşırı değerlenmiş olabilir. Bu üç farklı durumda ortaya çıkan sonuçlar ve bunların bölüşüm iliţkileri üzerine etkilerinin ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekmektedir.
4.1.2.3.1 1. GERÇEKÇİ KUR POLİTİKASI
Gerçekçi kur politikası, ülkenin ekonomik ilişkilerde bulunduğu ülkelerle arasındaki enflasyon farkının hesaplanıp, belli bir zaman içerisinde kurlara yansıtılması yoluyla, ulusal paranın değer kazanmasına veya kaybetmesine yol açmayacak bir kur politikası olarak tanımlanabilir.
Ülkelerin dış ticarette rekabet şanslarını devam ettirebilmeleri için, fiyat artışlarının, döviz kurlarına yansıtılması gerekir. Böylece, iç ve dış fiyat farklılaşması döviz kurları yardımıyla giderilmiş olacaktır. Bunun gerçekleştirilmesi, yani gerçekçi kur politikası uygulanması durumunda, kurların gelir bölüşümü üzerinde bir etki yaratması sözkonusu olmayacaktır. Bir başka deyişle, kur politikası
nın gelir bölüşümü üzerinde belirgin bir değişiklik yaratabilmesi için reel kurlardan sapmanın olması gerekmektedir. Aşağıda bu durumlar incelenmiştir.4.1.2.3.1.2. EKSİK DEĞERLENMİŞ KUR POLİTİKASI
Eksik değerlenmiş kur politikası, döviz kurlarının ülkeler arasındaki enflasyon oranları farkından daha az arttırılması, yani döviz kurlarının olması gereken değerinin altında kalmasıdır. Bu politika, ulusal paranın reel satınalma gücünü arttırarak, sözkonusu ülke için yabancı ülkelerin mal ve hizmetlerini ucuzlaması sonucunu doğurur
. Ancak, bu durumda, ihraç malları pahalı hale geleceğinden ekonominin dış rekabet gücü azalır. İhracat üzerindeki bu caydırıcı etki, diğer önlemlerle(vergi indirimi,teşvikler vb.) giderilmediği sürece, ihracatın azalması ve talebin fiyat esnekliğine bağlı olarak da dış pazarların kaybedilmesi riski ile karşı karşıya kalınacaktır.Eksik değerlenmiş kur politikasının
sektörel bölüţüm açısından ilk etkisi, maliyetleri yüksek ve rekabet güçlükleri olan ihracatçı sektörler üzerinde olacaktır. Eksik değerlenmiş kur nedeniyle, dış piyasalarda pahalı hale gelen üretim kollarında maliyetlerin düşürülememesi ve dış talep esnekliğinin yüksek olması durumunda, dış piyasalarda satış zorlukları ile karşılaşılacaktır. Bu durumdan, bir taraftan ihracata yönelik yeni yatırımlar, diğer taraftan da mevcut ihracatçı işletmeler olumsuz etkilenecektir.Diğer taraftan, eksik değerlenmiş kur politikası, yabancı ülkelerin mallarını ucuz hale getirdiğinden ihracatın aksine ithalatı özendirecektir. Ayrıca, değer üzerinden hesaplanan gümrük vergisi (advolerem) ve katma değer vergisi gibi vergiler kurların düşük olması nedeniyle azalacak ve böylece, ithalat artışı için ikinci bir etken ortaya çıkacaktır.
Görüldüğü gibi, eksik değerlenmiş kur politikası, ihracatçı sektörler aleyhine, ithalatçı sektörler lehine bir durum yaratmaktadır. Bu durumda, ihracatçı sektörlerin kullandığı üretim tekniğine bağlı olarak sahip oldukları faktör yoğunlukları,
fonksiyonel gelir bölüţümünün hangi faktör lehine veya aleyhine değişeceğini belirleyecektir. Ayrıca, eksik değerlenmiş kur politikası ithalatı ucuzlatacağından, ithal mallarını kullanan tüketiciler ile ithal girdi kullanan işletmeler avantaj sağlayacaktır. Bu nedenle, sektörel ve fonksiyonel bölüţüme etkileri açısından, ithalat deseninin önem taşıdığı söylenebilir.Diğer taraftan, bu politika, dış borç ödemelerinin ulusal para karşılığını azaltarak, bütçe açığını daraltması ve anti-enflasyonist etkiler yarattığı için bir çok ülkede enflasyonla mücadele aracı(nominal çıpa) olarak da kullanılmaktadır. Bunun başarılı olması ölçüsünde
fonksiyonel gelir bölüţümünün emek gelirleri aleyhine değişmesi engellenebilecektir. ĞERLENMİŞ KUR POLİTİKASIAşırı değerlenmiş kur politikası, döviz kurlarının enflasyon oranları farkından fazla artması, diğer bir deyişle, döviz kurunun olması gerekenden daha yüksek belirlenmesidir. Aşırı değerlenmiş kur politikası dış ticaret üzerinde, yukarıda açıklanan eksik değerlenmiş kur politikasının tersi etkilere sahiptir. Uzun süre ve belirgin bir biçimde aşırı değerlenmiş kur pol
itikası izlenen bir ekonomide, ihracatçı ve döviz üreten sektörler gelişirken dış ticaret bilançosu fazlalık verir ve döviz rezervleri artar.Aşırı değerleme, devalüasyon oranıyla bağlantılıdır ve aşırı değerlendirme için, ülkeler arasındaki enflasyon farkının üzerinde bir devalüasyon yapılması gerekmektedir. Böylece, fiyat düzeyinde, devalüasyona bağlı olarak ortaya çıkacak yükselme, aynı zamanda, veri gelirden yapılan toplam harcamaları, bu geliri marjinal harcama eğilimi yüksek olan gruplardan marjinal harcama eğilimi düşük olan gruplara vermek suretiyle azaltacaktır. Bu durumda, S. Alexander, sabit gelirlilerden ekonominin diğer bölümüne, ücret alanlardan kar alanlara, vergi ödeyecilerden devlete olmak üzere üç gelir kaymasından sözetmektedir.
Devalüasyon sonucu, fiyatları yükselen tüketim malları ise, ücret geliri elde edenler reel gelir kaybına uğrayacaktır. Bu reel gelir kaybı, kar elde edenler eline geçiyorsa, bunların yatırım güdüleri, reel gelir kaybına uğrayanların tüketim taleplerindeki azalmadan daha fazla artmış olabilir. Vergi ödeyenlerden devlete doğru bir gelir kayması, devlet harcamalarının vergi gelirlerine bağlı olmadığı bir durumda, toplam harcamaları çok etkin bir şekilde kısacaktır. Ayrıca, vergilerin artan oranlı olması durumunda, kur politikası yüksek gelirli gruplar lehine yeniden gelir bölüşümü yarattığında, devletin gelir vergisi hasılatı artacaktır.
Görüldüğü gibi, kur politikalarının bölüşüm üzerindeki etkileri çok karmaşıktır. Ülkenin üretim ve dış ticaret yapısı, reel kurlardan sapmanın derecesi, mallara olan iç ve dış talebin fiyat esnekliği, diğer politika uygulamalarının yönü, kur politikalarının bölüşüme etkileri üzerinde belirleyici olacaktır.
Kambiyo kontrolü, fonksiyonel bölüşüm üzerinde etkili olan bir diğer dış ticaret politikası aracıdır. Daha önce ifade edildiği gibi, tarife ve kotalar bir ülke içinde ve dışında belli bir malın arzını ve fiyatını doğrudan etkileyebilen araçlardır. Kambiyo kontrolü ise, ithalat yapan ülkede kullanılabilecek yabancı para (döviz) mikt
arının kısıtlanarak, iç piyasada fiyatları dolaylı olarak etkilemek amacıyla kullanılabilmektedir. Bunun başarılı olabilmesi için kota sisteminin de uygulanması gerekmektedir. Döviz kontrolü de, diğer kısıtlayıcı önlemler gibi, ekonomideki ihracat olanakları ile ithal gereği arasındaki yapısal dengesizlik nedeni ile zorunlu olarak uygulanan bir önlemdir. Bu mekanizmanın amaca uygun işleyişini sağlamak için ulusal paranın konvertibilitesinin de kaldırılması gerekmektedir. Şekil 2.4, döviz kontrolünün ekonomi üzerindeki dolaylı etkilerini göstermektedir.Şekilde (AA) eğrisi, ithal edilebilecek herhangi bir (X) malının arz eğrisini, (TT) ise, ithalatçıların bu mal için talep eğrisini göstermektedir. (AA) eğrisi, yerli üretim arzı ile ilgili değildir. Öte yandan (TT) eğrisi de tüketicinin talebini göstermemektedir. Her iki eğrinin kesiştiği (D) noktası malın ülke içindeki (P) fiyatını ve ithal edilen (OB) miktarını vermektedir. Burada, döviz kurlarının sabit tutulduğu ve (X) malına olan ekonomi içi toplam talebin
, ithalatın kısılması durumunda karşılanamayacağı varsayılmıştır.Belli bir dönemde, ülkede (X) malı ithali için gerekli olan döviz miktarı (OPDB alanı) döviz kontrolü uygulaması sonucu, yarıya indirildiği taktirde, kulanılabilecek döviz miktarı (OECB) olacaktır. Yeni talep eğrisinin (C) noktasından geçmesi gerekecektir. Bu yapay talep eğrisi (T
¢ T¢ ) çizildiğinde, yeni fiyat dengesi (T¢ T¢ ) talep eğrisi ile eski arz eğrisi (AA) kesiştiği (D¢ ) noktasında oluşurken fiyat (P¢ ) olacaktır. Başka bir deyişle, talebin döviz kontrolü ile azaltılması sonucunda (X) malının yabancı arz fiyatı düşecektir. Ancak, döviz miktarı azaltılmış olmakla birlikte, (X) malına duyulan toplam talepte değişiklik olmadığı için, ithal edilen mal miktarı (OB¢ ) ye düşmüş olduğu halde denge noktası (D¢ ¢ ) olacak ve dolayısıyla, fiyat da iç piyasada (P¢ ¢ ) noktasında oluşacaktır. Arzla talep arasındaki dengesizlik fiyatın artması ile giderilmiş olacaktır. Bu durumda ithalatçılar (P¢ P¢ ¢ ) kadar veya (P¢ P¢ ¢ D¢ D¢ ¢ )nin sınırlandığı alan kadar kar edeceklerdir. Kuşkusuz, bu karın miktarını tüketici talebinin ve yabancı arzın esneklikleri belirleyecektir. Bu esnekliklerin düşüklüğü oranında ithalatçıların yapay karları artacaktır. Döviz kontrolü sonucu ithal malı fiyatları artacağı için bu önlemlerin de etkisi kotaların etkisinin benzeri olacak, dolayısıyla fonksiyonel gelir bölüţümü girişimciler lehine değişecektir.ŞEKİL 2.4: KAMBİYO KONTROLÜNÜN ETKİLERİ
FİYAT
P¢ ¢
P
P¢
E
O B¢ B MİKTAR
Yukarıda açıklamalar ışığında, dış ticaret politikalarının, dış dengenin sağlanması yanında, bölüşüm ilişkilerinin yeniden düzenlenmesi ve/veya değiştirilmesi amacıyla da kullanılabileceği söylenebilir. Ayrıca, serbest ticaretin, gelir bölüşümünü, ihracat sektörleri dolayısıyla, bu kesimde çalışanlar lehine ve ithalata rakip kesimlerde çalışanlar aleyhine değiştirmesi beklenmektedir. Korumacı politikaların izlenmesi durumunda ise, ters yönde etkiler ortaya çıktığı şeklinde bir genelleme yapılabilir. Buna bağlı olarak, birinci grupta yer alanlar serbest ticaret, ikinci gurupta yer alanlar koruyucu dış ticaret politikaları uygulanmasını isteyecektir. Dış ticaret politikasını belirleyen hükümetler ise, bu politikaları oluştururken siyasi görüşleri yanında, destek aldıkları ve/veya almayı bekledikleri çeşitli üretici gruplarının baskılarıyla da karşılaşacak ve bunlar arasında bir denge kurmak durumunda kalacaktır.
Kısaca ifade etmek gerekirse, dış ticaret politikası araçları miktar ve/veya fiyat etkileri yoluyla ithalat ve ihracatın artırılması, azaltılması veya yasaklanmasını sağlamaktadır. Böylece, dış ticaret sektörel, bölgesel, fonksiyonel ve bunlara bağlı olarak da kiţisel gelir bölüţümü üzerinde etkili olabilmektedir. Bunun yanında, dış ticaret politikaları dış ticaret hadleri yoluyla milli gelir düzeyi üzerinde de etkili olmaktadır. Dolayısıyla, gelir bölüşümünde ortaya çıkan değişmeler; bazı üretim faktörlerinin göreli payının artmasını sağlarken, dış ticaret hadlerinin aleyhe dönmesi durumunda, bu artış mutlak gelir artışı anlamına gelmeyebilir. Bu nedenle, dış ticaret ve politikalarının etkilerinin değerlendirilmesinde çok dikkatli olmak gerekmektedir.
4.1.4. FİYAT POLİTİKALARI VE BÖLÜŞÜM
Fiyat politikaları, üretim faktörleri veya sektörlerin milli gelirden alacağı payın belirlenmesinde, dolayısıyla sektörel ve fonksiyonel gelir bölüţümü üzerinde doğrudan etkili olabilecek araçlardan biridir. Nitekim, ekonomide etkinliğin sağlanması amacıyla kullanılan fiyatların, hiç de istenmeyen ölçüde, gelir bölüşümünü bozması sözkonusu olabilmektedir. Fiyat politikaları, genelde tarım ürünlerinin, devlet tarafından ve piyasada özel girişimciler tarafından üretilen malların fiyatlarına müdahale şeklinde uygulanmaktadır. Bu farklı uygulamalar ve bunların bölüşüm üzerine etkileri aşağıda incelenmiştir.
4.1.4.1. TARIMSAL DESTEKLEME FİYAT POLİTİKALARI
düzenlenmesinde kullanılabilecek araçların başında tarımsal destekleme fiyat politikası gelmektedir. Bu politika, girdi ve ürün fiyatlarının düzenlenmesi şeklinde uygulanmaktadır.Tarımsal destekleme fiyat politikasının en önemli ikilemi, fiyatların üreticiyi özendirecek kadar yüksek, alt gelir gruplarını koruyacak kadar düşük olmasıyla ilgilidir. Çünkü, tarımsal üretimi artırmak amacıyla verilen yüksek fiyatlar, tüketicilerin reel gelirlerinin azalması
na ve özellikle düşük gelirli grupların zor durumda kalmasına neden olacaktır. Ayrıca, göreli olarak gıda fiyatlarında ortaya çıkacak küçük bir artış, kentlerde ve kırsal kesimde yaşayan düşük gelirli grupların temel gereksinimlerini karşılayabilmelerini güçleţtirmekte, böylece, kiţisel gelir bölüţümünün ve buna bağlı olarak sosyal barışın bozulmasına neden olabilmektedir. Bunun yanında, bazı ülkelerde devlet, tarım ürünleri fiyatlarını, kentlerde ücretlerin yükselmesini önlemek ve böylece, gıda ürünleri üretenler dışındaki kamu ve özel girişimcilerin büyümesini desteklemek amacıyla, düşük tutmaktadır. Bir başka deyişle, tarımsal fiyat politikası ücretleri düşük tutarak sanayileşmeyi özendirmek amacını da taşıyabilmektedir.Bu koşullar, devletin tarımsal üretim, pazarlama, tüketim sürecine müdahale etmesi ve başta gıda açısından kendine yeterliliğin sağlanması olmak üzere, üretimde istikrarın sağlanması, üretici gelirlerinin belli düzeye getirilmesi gibi birçok amaçla tarımın, gerek fiyat, gerekse üretim gird
ileri yoluyla desteklenmesi sonucunu doğurmuştur. Tarımsal fiyat destekleri ise, d