BÖLÜŞÜM İLİŞKİLERİ VE BU İLİŞKİLERİN DÜZENLENMESİNDE ETKİLİ OLABİLECEK İKTİSAT POLİTİKALARININ DEĞERLENDİRİLMESİ
-TÜRKİYE ÖRNEĞİ-
GİRİŞ
1. ARAŞTIRMA KONUSUNUN ÖNEMİ VE AMACI
Bölüşüm, tarih boyunca önemini yitirmemiş, sürekli gündemde kalmış bir konudur. Bu önem, sanayileşme süreciyle birlikte ortaya çıkan ekonomik temele dayalı sınıflı toplum yapısının, bölüşüm ilişkilerine yeni bir içerik kazandırmasına bağlı olarak, iktisat biliminin üzerinde en çok tartışılan alanı olmuştur.
Gelitmit ülkelerde, asgari gelir, dolayysıyla refahın belli bir düzeyi aşması nedeniyle, alt ve üst gruplar arasındaki fark artmış olsa da, bölüşüm sorunu ikinci plana düşmüş görünmektedir. Ancak, bir taraftan kalkınmanın gerçekleştirilmesi, diğer taraftan da kaynak yetersizliği bulunan gelişmekte olan ülkelerde bölüşüm, sadece ekonomik değil, aynı zamanda politik, sosyal ve kültürel açıdan önemli sorunlara yol açmaktadır. Dolayısıyla, bölüşüm sorunu, özde ekonomik içerikli olmakla birlikte, aynı zamanda, politik ve sosyo-kültürel boyutları bulunan bir nitelik kazanmaktadır. Bu nedenle, bölüşüm, üzerinde özellikle durması gereken bir konudur.
Türkiye, gelişmekte olan, sanayileşmesini henüz tamamlayamamış, hemen her alanda düalizm yaşanan bir ülkedir. Tarihsel gelişme süreci içinde, 1840 yılına kadar toprakta özel mülkiyetin olmaması, daha sonra da sanayileşmenin, bu süreci daha önce yaşamış ülkelerde ortaya çıkardığı sınıflı toplum yapısının oluşmaması, Türkiye’de bölüşüm konusuna ayrı bir özellik kazandırmaktadır.
Bunun yanında, özellikle 1980 sonrası dönemde uygulanan iktisat politikaları ve buna bağlı olarak ortaya çıkan gelişmeler, ülkemizde bölüşüm konusunun birincil düzeyde ele alınması gereğini ortaya çıkarmaktadır. Ayrıca, 1970’li yılların ikinci yarısında artmaya başlayan ve 1996 yılı sonunda da hala yüzde 80’ler düzeyinde bulunan enflasyon, 24 Ocak kararlarıyla uygulanmaya başlanan ihracata yönelik sanayileşme politikalarının, ihracat artışını, ucuz emeğe bağlı ucuz fiyata dayandırması, bölüşümü emek aleyhine bozmuştur.
Diğer taraftan, kalkınma sürecinde, tarımdan sanayiye kaynak aktarılmaktadır. Ülkemizde de yoğun olarak başvurulan bu yöntem, rant ekonomisinin ön plana çıkmasıyla, sektörel bölüşümün daha da bozulmasına neden olmuştur.
Geniş coğrafi yapısı nedeniyle farklı özellikleri bulunan bölgelere sahip Türkiye’de bölgeler arasında da gelir bölüşümü dengesizliği bulunmaktadır. Bu dengesizlikte, bölgelerin sahip olduğu doğal kaynak ve koşulların farklılığı kadar, uygulanan iktisat politikaları da etkili olmuştur.
Kısaca ifade etmek gerekirse, ülkemizde fonksiyonel, sektörel ve bölgesel bölüşüm ve bunlara bağlı olarak kişisel bölüşüm alanında önemli sorunlar bulunmaktadır. Ülkemizde siyasal alanda radikalleşme, sosyal alanda çatışma, kültürel alanda da etnik ayrımcılığın yeşermesinin ardındaki nedenlerden birisi de, kuşkusuz, bölüşümde ortaya çıkan dengesizliğin büyük boyutlara ulaşmasıdır.
Bütün bunlar, ülkemizde uygulanan iktisat politikalarının bölüşüm üzerine etkileri ve ülkemizde bölüşüm yapısının incelenmesi gereğini ortaya koymaktadır. Bu noktadan hareketle hazırladığımız çalışmanın temel amacı, Türkiye uygulanan iktisat politikalarının bölüşüm üzerine etkileri yönünden değerlendirilmesi ve bu çerçevede bölüşümün daha adil hale getirilmesinde etkili olabilecek araçların belirlenmesidir.
2. ARAŞTIRMANIN YÖNTEMİ
Bu araştırmada, bölüşüm ilişkileri, fonksiyonel, sektörel ve bölgesel olmak üzere üç ayrı boyutta değerlendirilmiş, kişisel gelir dağılımının, bir anlamda, bu ilişkilerin bir sonucu olduğu kabul edilmiştir.
İktisat politikalarının bölüşüm ilişkileri üzerine etkileri; ekonomik süreç, ekonomik yapı, ekonomik sistem ve düzen altbaşlıkları şeklinde değerlendirilmiştir. Böylece, literatürde mevcut sınırlı araştırmalardan farklı olarak, iktisat politikalarının bölüşüm üzerine etkileri en geniş anlamda ele alınmıştır. Böylece, teorik olarak zorlu bir çaba içine girilmiştir. Ülkemizde uygulanan iktisat politikalarının bölüşüm üzerine etkileri de aynı perspektiften ele alınmış ve böylece, teorik olarak ortaya konulmaya çalışılan farklı bir yaklaşım uygulamaya da aktarılmıştır.
Bu araştırmada uygulama yöntemi olarak, zaman serisi analizleri kullanılmıştır. Ancak, ülkemizde bu alanda yapılan çalışmaların sınırlı, düzensiz ve heterojen olması önemli sorunlar yaratmıştır. İstatistiki veri kaynağı olarak, Süleyman Özmucur, DİE ve DPT taradından yapılan çalışmalar baz alınmıştır. Yapılan incelemeler sonucunda ölçülebilir olan ve veri bulunabilen politika araçlarının fonksiyonel, sektörel ve bölgesel bölüşüm üzerindeki etkileri değerlendirilmiştir. Ancak, bazı değişkenler, ülkemiz veri altyapısının, bazıları da ölçme olanaklarının yetersizliği nedeniyle değerlendirmeye alınamamıştır.
Bu çerçevede, öncelikle korelasyon testi yapılmıştır. Bu test, kullandığımız değişkenler arasındaki korelasyon düzeyi ve yönünün belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Test sonuçlarına göre(korelasyon matrisi), kurulacak modeller için anlamlı değişkenler belirlenmiştir.
Daha sonra, kullandığımız zaman serisinin 30 yılı aşkın bir dönemi kapsaması(1963-1994) nedeniyle cointegrasyon testi yapılmıştır. Kullanılan zaman serisinin durağanlığını ölçen ve böylece incelenen dönemde yapısal değişmelerin varlığını test eden bu yöntem sonucunda elde edilen veriler, dönem ayrımı yapılmasının gerekliliğinin ortaya konulmasında kullanılmıştır.
Diğer taraftan, değişkenler arasında nedenselliğin yönünün belirlenmesinde kullanılan Granger nedensellik testi(Granger test for causality) de çalışmamızda, modellerin oluşturulması sürecinde kullanılmıştır. Böylece, bağımlı-bağımsız değişkenlerin, çalışmamız açısından uygun olanlarının belirlenmesinde hata payının azaltılmasına çalışılmıştır. Bu testlere bağlı olarak, olarak politika değişkenlerinin bölüşüm üzerindeki etkileri doğrusal ve logaritmik regresyon kalıpları kullanılarak belirlenmeye çalışılmıştır.
3. ARATTIRMANIN PLANI
Çalışmamız üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde, öncelikle, bölüşüm ilişkileri, gelir bölüşümü ve servet bölüşümü kavramları, ardından, bölüşümü açıklamaya yönelik teoriler incelenmiştir. Bölüşüm teorilerinin açıklanmasında iktisadi ekoller ve kuramlar, kapalı ekonomi, açık ekonomi ve teknolojik gelişme varsayımlarına bağlı olarak üç ayrı yaklaşıma göre sınıflandırma yapılmıştı
r. Bu çerçevede yapılan analizler sonucunda bölüşüm üzerinde etkili olan faktörlerin teorik olarak belirlenmesine çalışılmıştır.Çalışmanın ikinci bölümünde, bölüşüm politikalarının gereği ve önemi değerlendirildikten sonra iktisat politikaları ve bu politikaların bölüşüm üzerine etkileri incelenmiştir. Burada, iktisat politikaları öncelikle, ekonomik süreç, ekonomik yapı, ekonomik sistem ve düzen politikaları olmak üzere üçlü bir sınıflandırmayla ele alınmıştır. Böyle bir yaklaşımın benimsenmesi, bölüşüm
iilişkilerinin düzenlenmesinde etkili olabilecek tüm iktisat politikalarının değerlendirilmesi amacından kaynaklanmıştır. Literatürde, bölüşümle ilgili çalışmaların, genelde, ekonomik süreç politikaları, özelde de maliye ve ücret politikalarıyla sınırlı tutulduğu dikkate alındığında, bu perspektiften bakışın konunun çok yönlü olduğunu göstermek açısından gerekli olduğu düşünülmüştür. Bu bölümün sonunda ayrıca, iktisat politikalarının bölüşüm üzerindeki etkileri, bölüşüm türü(foksiyonel, sektörel, bölgesel) ve etki yöntemi(doğrudan/dolaylı) açısından değerlendirilmiştir.Son bölümde, ikinci bölümde yapılan analizler paralelinde, Türkiye’de 1963-1996 döneminde uygulanan iktisat politikaları, ithal ikameci büyüme dönemi(1963-1979) ve ihracata yönelik büyüme dönemi(1980 sonrası) ayrımında incelenmiştir. Burada yapılan analizlerde uygulanan iktisat politikalarının bölüşüm üzerinde yarattığı etkiler, ayrıca, ekonometrik olarak ortaya konulmaya çalışılmıştır. Çalışma, genel bir değerlendirme ve bölüşüm ilişkilerini
n düzenlenmesinde kullanılabilecek önerilere yer verilen sonuç bölümüyle tamamlanmıştır.BÖLÜŞÜM VE BÖLÜŞÜMÜ AÇIKLAMAYA YÖNELİK YAKLAŞIMLAR
İktisat literatüründe bölüşüm, bölüşüm ilişkileri ve gelir dağılımı kavramlarının bazen farklı bazen de aynı anlamda kullanıldığı ve bu nedenle, literatürde bir kavram kargaşasının bulunduğu görülmektedir. Bölüşüm, değer yargıları ve ideolojik değerlendirmelere açık olması nedeniyle iktisat biliminin en tartışmalı alanlarından biridir. Bu nedenle, ortaya çıkan kavram kargaşasının dikkate alınması ve çalıtmanın içeriğine uygun bir tanımlanın ortaya konulması gerekmektedir.
Latince kökenli dillerde “distribution” biçiminde kullanılan terim, Türkçe’ye “inkisam” olarak yerleşmiş ve ekonomi kitaplarında kullanılmıştır. Sözlük anlamıyla “bölünme” ve “parçalanma” olan “inkisam” yerine, “dağılım” sözcüğü de yaygın olarak kullanılmaktadır.
Boratav, “bir toplumda, ürünlerin veya gelirlerin paylaşılmasını düzenleyen mekanizmaya bölüşüm, ürünlerin veya gelirlerin bireyler veya sosyal gruplar arasında paylaşılma tarzını belirleyen sosyal ilişkilere, bölüşüm ilişkileri; bölüşüm ilişkilerinin sonucu olarak birey veya gruplara giden ürünlerden alınan payların ifadesine gelir dağılımı demektedir”.
Hatipoğlu, Açıl ve Baban, benzer şekilde, bölüşümü “ulusal gelirin, yaratılmasında rolü bulunan çeşitli üretim araçları arasında paylaşılması” olarak tanımlamıştır.
Kepenek ve Yeldan’a göre bölüşüm ya da gelir dağılımı tanımlarken, “mal ve hizmet üretimine katılan işgücü ve sermayenin, bu süreçte yaratılan değer artışını kendi aralarında nasıl bölüşeceklerine ilişkin teknik, ekonomik, toplumsal ve siyasal boyutları olan, çok yönlü ve karmaşık bir konudur” ifadesini kullanmaktadır.
Yabancı literatürde ise, bölüşüm(distribution) ve gelir dağılımı(income distribution) kavramlarının genelde aynı anlamda kullanıldığı ve bunlardan fonksiyonel ve kişisel gelir dağılımının anlaşıldığı görülmektedir.
Bu tanımlar çerçevesinde bölüşümü, genel olarak, çıktının ve/veya bunun parasal karşılığı olan gelirin üretime katkıda bulunanlar arasında paylaşımı olarak tanımlayabiliriz. Görüldüğü gibi, üretimin varlığı, bölüşümün önkoşulu olmakta ve üretim sürecinde ortaya çıkan işbölümü, bölüşüm için de temel oluşturmaktadır.
Çıktının üretime katılan faktörler arasında bölüşümü, fiziki ürün(ayni) ve/veya paraya dayalı olarak gerçekleşebilmektedir. Geri kalmış veya gelişmekte olan ülkelerde, bir çok alanda olduğu gibi, bu alanda da düalizm yaşanmakta ve bir tarafta paraya, diğer tarafta fiziki ürüne dayalı bölüşüm görülebilmektedir. Bununla birlikte günümüzün gelişmiş ekonomilerinde bölüşüm tamamen paraya dayalıdır. Dolayısıyla, gelişmiş ve gelişmekte olan ülke
lerde bölüşümün niteliğinin değişebildiği; bu alanda evrensel bazı kurallar yanında ülkeye, bölgeye, sektörlere özgü özelliklerin bulunduğu ifade edilebilir.Bölüşüm, ülkede uygulanan ekonomik sisteme bağlıdır. Nitekim, piyasa ekonomisinin egemen olduğu kapitalist sistem ile devletin her türlü ekonomik faaliyeti düzenlediği sosyalist sistemde bölüşüm farklıdır. Çalışmamızda kapitalist sistemde bölüşüm ilişkileri üzerinde durulacaktır. Çünkü, kapitalist sistemin ve dolayısıyla bu sistemdeki bölüşüm ilişkile
ri, dünyada egemen konuma gelmit ve ülkemiz de Cumhuriyetin kurulutundan bu yana ekonomik sistem tercihini bu yönde belirlemittir.Bu çalışmada, literatürdeki tanımlamalara uygun olarak, bölüşüm ve gelir dağılımı aynı anlamda, bölüşüm ilişkileri ise bölüşüm veya gelir dağılımının belirlenmesi süreci olarak alınmıştır. Bunun temel nedeni, bölüşümün veya gelir dağılımının, bölüşüm ilişkilerinin sonucunda ortaya çıkan paylaşımın parasal ifadesi olmasıdır. Bölüşüm ilişkileri ile gelir dağılımı arasında bir nede
n-sonuç ilişkisinin varlığı nedeniyle iktisat politikaları da, bölüşüm ilişkilerine ve bölüşüme etki eden politikalar olarak ayrı ayrı ele alınmak durumundadır. Başka bir deyişle devletin, gelirin yaratılması, bölüşüm ilişkileri ve gelirin yeniden dağılımını etkilemesi ayrı ayrı değerlendirilmelidir.Konunun bu çerçevede ele alınması, bölüşüm üzerine etkileri açısından ekonomi politikalarının; sistem ve düzen, yapı ve süreç olmak üzere tüm boyutlarıyla ele alınması gereğini ortaya çıkarmaktadır. Çünkü, ekonomik süreç politikaları gelirin yeniden dağılımının düzenlenmesinde etkiliyken, bölüşüm sürecinin yani bölüşüm ilişkilerinin düzenlenmesinde ekonomik sistem ve düzen ile yapı politikalarına da gereksinim bulunmaktadır.
Bölütüm ilitkilerinin düzenlenmesine yönelik yapı ve sistem politikaları yerine, sadece süreç politikaları, yani sonucu değiştirmeye yönelik politikalar, özellikle ekonomik sistem ve düzen, ekonomik yapı sorunları bulunan gelişmiş ülkelerde istenen sonuçlara ulaşılmasını engellemektedir. Çalışmamızda örnek olarak ele aldığımız, Türkiye’nin gelişme sürecinde ekonomik sistem ve yapıya ilişkin belirgin sorunlarının bulunması, böyle bir yaklaşımı daha anlamlı kılmaktadır.
Üretim ilitkileri, üretim güçlerinin tarihsel gelitimine badlı olarak biçimlenirken, bölüşüm ilişkileri de üretim ilişkilerine bağlı olmaktadır. Ürünlerin toplum içindeki bölüşüm biçimi, insanların sosyal bir nitelik taşıyan üretim sürecine katılma tarzıyla belirlenir.
Gerçekleştirilen üretimin kime gideceği sorusu; üretimin bir paylaşım ve bölüşüm sorunu yarattığını ortaya koymaktadır. Bütün toplumlarda, üretim faaliyetinde olduğu gibi, ürünlerin paylaşılmasını düzenleyen bir mekanizma bulunmaktadır. İktisadi faaliyetlerin bu yönü, bölüşüm olgusunu oluşturur.
Bölüşüm sorunun ortaya çıkmasının temel nedeni, mal ve hizmet üretiminde çeşitli üretim faktörlerine gereksinim olması ve genelde bu üretim faktörlerine farklı kişilerin sahip olmasıdır. Doğallıkla, üretim faktörlerinin tümünün bir kişiye ait olması durumunda bölüşüm sorunu ortaya çıkmayacaktır. Ancak bu, zamanımızda çok az rastlanan, kısmen tarım işletmelerinde görülen bir durumdur. İşbölümü ve uzma
nlaşmaya dayanan zamanımız ekonomik örgütlenmesinde üretim binlerce insan, makina ve doğal kaynakların ortak ürünüdür. O halde, çeşitli üretken faktörlerin katkısıyla oluşan ürün, bu faktör sahipleri arasında nasıl paylaşılacaktır? Üretim için farklı üretim faktörlerine gereksinim olmasının yanında bunların farklı oranlarda bir araya gelebilmesi de bölüşüm açısından önem taşımaktadır.Yukarıda da ifade edildiği gibi, paranın kullanılmadığı ilkel toplumlarda bölüşüm mekanizması basittir ve açık şekilde gerçekleştirilen ürünün doğrudan doğruya paylaşılması şeklinde gerçekleşir. Nitekim, emek, doğa ve sermaye bir araya gelerek maddi ürünler yaratırlar ve bu ürünleri belli kurallara göre paylaşırlar. Belli bir gelişme düzeyinden sonra ise, bu açık ilit
kiler daha örtük hale gelir. İktisadi yaşama paranın girmesi ve paralı ekonominin egemen olmasıyla, üretim ve bölüşüm ilişkileri, ancak para, gelir, milli gelir, piyasa gibi fiziki varlıkları ya hiç olmayan ya da son derece önemsiz olan ögelerle, kategorilerle kavranabilir bir duruma gelmiştir. Bunlar, gerçek ve maddi üretim ve bölüşüm ilişkilerini gizleyen, fakat aynı zamanda olanaklı kılan örtülerdir.Bununla birlikte, paralı değişimin egemen olduğu ekonomilerde de bölüşüm olgusu temelde değişmemektedir. Ancak, bölüşüm olgusu, artık parasal gelirler biçiminde gerçekleştiğinden gelir dağılımı adını almaktadır. Böylece, maddi ürünlerin parasal değerleri toplamı milli gelir; ürünlerin paylaşılması gelir dağılımı olarak tanımlanır. Böyle bir ekonomide herhangi bir kişi
veya kurumun, üretilmiş tüketim ve yatırım mallarının bir miktarını elde etmesi, yani bu malların üretiminden pay alması piyasada bu mallara para harcanması ile gerçekleşir. Böylece, ürünlerin paylaşılması; parasal harcama gücünün, yani parasal gelirlerin dağılımı tarafından belirlenir. Dağıtılan parasal gelirlerin toplamı, üretilen ürünlerin para ile ifade edilen değerleri toplamına eşittir. Ürünlerin veya gelirlerin kişiler veya sosyal gruplar arasında paylaşılma biçimini belirleyen sosyal ilişkilere bölütüm ilitkileri denir.Kısaca ifade etmek gerekirse, her ülkenin kendine özgü bölüşüm ilişkileri ve yasaları vardır. Çünkü, ekonomi yanında toplumların hukuk, ahlak ve kültür sistemleri de bu ilişkiler üzerinde etkili olabilmektedir. Bu nedenle, bölüşüm ilişkilerinin evrensel iktisadi yasaları yanında, ülke ve/veya bölgelere, ekonomik sistemlere özgü boyutları da bulunmaktadır.
1.2. GELİR BÖLÜŞÜMÜ (DAĞILIMI)
Her ekonomik uğraşın ilk amacı, gerçek bir gelir yaratan mal ve hizmetler ortaya koymaktır. Yaratılan gelir düzeyinin, diğer bir deyişle, üretilen mal ve hizmetlerin niceliği belirli bir dönemdeki sosyal refahın belirlenmesi yönünden en iyi ölçüyü vermektedir. Sosyal refah düzeyinin ne yönde bir gelişme gösterdiğinin saptanabilmesi için, ulusal gelirin nasıl dağıldığı ve bu dağılımın yıllara göre nasıl değiştiğinin bilinmesi zorunludur. Bu tür bir bilginin bireyler için önemi büyüktür. Çünkü, bireyleri m
akro ekonomik açıdan birinci derecede ilgilendiren konu, toplum içinde yapılan üretimden(yaratılan gelirden) kendilerine ne kadar pay düşeceğidir. Schumpeter’e göre sosyal ortamın bir “termometre”si olarak nitelendirilen bölüşüm, kar marjlarının daraltılması, sendikaların direnme gücü, artan oranlı gelir vergisi, sosyal refah programları ve hükümet müdahaleleriyle yön değiştirmektedir.Bölüşüme ilişkin farklı sınıflandırmalar bulunmaktadır. Bunlar aşağıda incelenmiştir.
Fonksiyonel bölütüm
(functional distribution), toplam gelirin emek, sermaye, toprak ve giritimci gibi üretim faktörleri arasynda hangi esaslar ve oranlarda paylaşıldığını göstermektedir. Böhm-Bawerk’e göre fonksiyonel dağılım, farklı üretim faktörlerine, üretim fonksiyonlarına bağlı olarak düşen payın nasıl belirlendiğini gösterir. Burada üretim fonksiyonlarını oluşturan kişi-faktörler dikkate alınmaz. Böylece, fonksiyonel bölüşüm milli gelirin ücret, toprak rantı, faiz ve kar olarak ayrılmasını ifade eder.Fonksiyonel bölüşüm, başlangıçta, gelirin, emek gelirleri ve mülkiyet gelirleri arasında paylaşılması olarak anlaşılmıştır. Bu iki geniş gelir kategorisi daha sonraları da kendi içinde ayrılmıştır. Nitekim, emek gelirleri; ücret( fiziki emek geliri), maaş(beyaz yakalı gelirleri) ve üst düzey ücretliler(yönetici emek gelirleri) olarak üçe ayrılmıştır. Mülk gelirleri de rant, faiz ve kar payı olarak ayrılmaktadır.
“Fonksiyonel bölüşüm deyimi, birkaç farklı amaç ve bir o kadar da değişik anlamlarda kullanıldığı için, bütün bu farklı anlamları kapsayacak biçimde genel bir tanımlama yapılması olanağı hemen hemen yok gibidir. Ancak, bir tanımlama olarak değil, bir hare
ket noktası biçiminde kabul edilerek fonksiyonel gelir dağılımı, “bir işletme, bir sanayi kolu veya ulusal ekonomi düzeyinde üretilen değerin, üretime katılan faktörler arasındaki dağılımıdır” denilebilir.Milli gelirin sosyal sınıflar arasındaki dağılımını ortaya koymak açısından en uygun bölüşüm tanımı fonksiyonel bölüşümdür. Ancak, fonksiyonel bölüşüm ile çeşitli sosyal tabakaların milli gelirden aldıkları paylar ancak ana hatları ile belirtilebilir. Çünkü, sosyal tabakalaşma fonksiyonel bölüşümün dörtlü
sınıflandırmasının kapsamına giremeyecek kadar karmaşıktır. Nitekim, bu tanımlamada küçük çiftçi ile büyük çiftçi, büyük tüccar ile küçük tüccar arasında ya da tarım işçisi ile sanayi işçisi arasında fark yoktur. Aynı şekilde, çok büyük bir holdingin koordinatörlüğünü yapan bir kişi fonksiyonel dağılıma göre ücretli sınıftan olması gerekirken, sosyolojik olarak işçi sınıfından değildirKitisel bölütüm
(personal distribution), gelirin (ya da servetin) gelir veya servet gruplarına göre dağılımını ifade etmektedir. Kişisel bölüşüm, gelirin nasıl, nerede ve ne yaparak elde edildiğini değil, sadece bireylerin belirli bir süre boyunca elde ettikleri gelir miktarını göz önüne almaktadır.Kişisel bölüşümde, fonksiyonel bölüşümde olduğu gibi, üretim fonksiyonu dikkate alınmamakta, kişilerin milli gelirden aldıkları pay ve bunun büyüklüğü üzerinde durulmaktadır.
Kısaca ifade etmek gerekirse, kişisel bölüşüm, toplam gelirin toplumu oluşturan bireyler ve aileler arasında nasıl dağıldığının yani, bireylerden ne kadarının ne miktar gelir elde ettiklerinin ve gelir düzeyleri arasındaki farkın incelenmesidir. Kişisel bölüşüm denilmesinin nedeni, bura
da gelir sahibinin ne iş yaparak değil de, sadece birey ya da aile olarak ne kadar gelir elde ettiğine bakılmasındandır. Dolayısıyla, kişisel gelir içinde farklı gelir kategorileri birlikte bulunabilmektedir.Sektörel ya da mesleki bölütüm
(occupational distribution), çeşitli üretim sektörlerinin sosyal hasılaya hangi oranda katıldığını ne ölçüde pay aldığını ortaya koymaktadır. Bu bağlamda tarım, sanayi, ve hizmet sektörlerinin milli gelirden aldıkları paylar, bunların uzun dönemde gösterdiği değişim, devletin hangi sektörler lehine veya aleyhine milli gelirin dağılımını etkilediğini, sektörel bölüşüm ve buna ilişkin olarak yapılan incelemeler ortaya koymaktadır. MBölgesel ya da coğrafi bölüşüm
(geographical or regional distribution) bir ülkede gelirin bölgesel dağılımını ifade etmektedir. ulusal gelirin bir ülke içindeki değişik bölgelere dağılımı farklı olmaktadır. Böylece, bölgesel dağılım, bir ülkenin farklı bölgelerinde yaşayan insanların ulusal gelirden ne oranda pay aldıklarını gösterir. Bu dağılım, bölgeler arasındaki farkların ortaya konulmasında kullanılmaktadır. Gelişmiş ülkelerde bölgesel gelir bölümüşümü, gelişmekte olan ülkelere oranla daha dengeli olmaktadır. Doğal olarak ülkenin sahip olduğu büyüklük, bölgeler arasından iklim ve arazi özelliklerinin farklılığı ve sosyolojik özellikler de gelir dağılımında etkili olmaktadır.1.2.5. GELİRİN YENİDEN BÖLÜŞÜMÜ
Batı dillerinde
“Re-distribution” şeklinde kullanılan sözcük Türkçe’ye “yeniden Bölüşüm(dağılım)” olarak geçmittir. Gelirin yeniden bölütümü, yukaryda ifade edilen bölüşüm şekillerinden farklılık göstermektedir. Sözlük anlamında “re-distribution” yeniden bölüşüm veya ikincil bölüşüm demektir. Bu işlemin kamu maliyesi aracılığıyla yapıldığı terimin kapsamı içinde bulunmaktadır. Dolayısıyla yeniden bölüşümü, “bir ülkede kamunun değişik yöntemlerle(vergi harç vb.) gelir elde ederek, bunları kamu giderleri aracılığıyla topluma yeniden vermesi” şeklinde tanımlamak mümkündür. ÜMÜServet, mülkiyet ve sermaye kavramlarının bazen birbiriyle eşanamlı olarak kullanıldığı görülmektedir. Bu kavramlar henüz, tam olarak açıklığa kavuşturulamamıştır. Bununla birlikte, mülkiyet düzeninin servet oluşum ve dağılımı bakımından büyük önemi bulunmaktadır. Çünkü, özel mülkiyetin olmadığı bir sistemde servet dağılımından bahsetmek anlamlı olm
ayacaktır.Servet, bir ekonomik birimin kendi amaçlarına uygun olarak kullanma hakkına sahip olabileceği, para birimiyle ölçülebilen iktisadi değerlerin tümünü ifade etmektedir. Servet ögeleri, doğrudan veya dolaylı olarak gelir elde etmek için kullanılır. Servetin kaynakları, işgal durumu bir tarafa bırakıldığında, servet sahibinin emek geliri, mevcut olan servetin getirileri, hibe ve miras gibi, özde servetin el değiştirmesinden başka bir şey olmayan arızı rantlardan meydana gelmektedir.
Servet bina, makina, arazi, araba ve ev gibi maddi nesnelerin ötesinde bazı değerleri de içermektedir. Hüner, bilgi, yetenek ve bunları içeren ulusal sermaye stoğunun bir parçası olan insan sermayesi de bir servet ögesidir. Bununla birlikte, bir ülkenin toplam insan sermayesinin değerini tam olarak bulmak kolay değildir.
İktisatçılar, gelirin akım, servetin ise stok değişken olduğunu ifade ederek birbirinden ayırmakta ancak, her ikisinin de “toplumun kıt kaynaklarının kullanımı üzerinde kontrol” anlamına geldiğinin altını çizmektedirler.
1.4. GELİR VE SERVET BÖLÜŞÜMÜ ARASINDAKİ İLİŞKİLER
Servet ekonomik mal ve hizmetlerin bir toplamıdır. Gelir ise, bu mal ve hizmetlerin belirli bir dönem içinde sağladıkları net hasıladır. Servet ve gelirlerin sahipleri bireyler, aileler, şirketler, uluslardır. Servet ve gelirin fonksiyonu, gereksinimlerin karşılanması, yani refahın artırılmasıdır. Bu nedenle servet ve refah arasında sıkı b
ir ilişki vardır.Her iktisadi birim için(birey aile, işletme, organizasyonlar ve devlet) servetin oluşumu, sözkonusu birimlerde elde edilen faktör gelirlerinin, aynı dönemde harcanmayan kısmına bağlı bulunmaktadır. Bu çerçevede, gelirler tasarrufların, tasarruflar da servetin temelini oluşturmaktadır. Tasarruflara bağlı olan servet daima bir fedakarlık sonucunda oluşmaktadır. Bu fedakarlık, elde edilen faktör gelirlerinin tüketime harcanmaması sonucunda ortaya çıkmaktadır. Böylece yapılan fedakarlık tasarr
ufa, bu ise yeni servete dönüşmektedir. Dolayısıyla, servet oluşumunun temel kaynağı olan tasarrufların gelir düzeyine bağlı olduğu ortaya çıkmaktadır. Bireyler için, bu şekilde ortaya çıkan servet oluşumu, işletmeler için dağıtılmayan karlar aracılığıyla gerçekleştirilir. Devlet için ise temel gelir kaynağı olan vergilerin harcanmayan bölümü tasarrufları, bu ise servetin kaynağını oluşturur. Ancak, birey ve işletmelerden farklı olarak devlet, tasarruflarıyla serveti bizzat kendi elinde tutabileceği gibi, kişi veya gruplara aktararak onların elinde veya kontrolünde yeni servetler oluşmasına olanak sağlamaktadır.Özet olarak, servetin doğuşu, önce belirli ellerdeki servetin diğer gruplara transferiyle ortaya çıkmaktadır. İkinci olarak, devlet eliyle kişilere gelir aktarılmasıyla, üçüncü olarak da işletmede doğan ve işletmede kalan servet, yani dağıtılmayan karlar yoluyla, nihayet gelirin tüketilmeyip tasarruf edilmesiyle gerçekleşmektedir. İlk iki yol servetin yeniden dağılımı ile ilgilidir ve makro anlamda t
oplam servet üzerinde etkisi bulunmamaktadır. Üçüncü yolla ilgili görüşler tartışmalıdır. Dördüncü yol, gelirin tüketilmeyip tasarruf edilmesiyle ilgilidir. Ekonomide toplam servetin büyümesi yalnız bu yolla gerçekleşebilir. Böyle bir ekonomide belirli bir dönemde yaratılan net servet artışı bu devredeki gelirin kullanılışı, yani tasarruf ve tüketim tercihleri ile yakından ilgilidir.Bireylerin üretilen mal ve hizmetlerden satın alabilecekleri miktarı, gelirleri belirler. Gelirin büyük bir bölümü piyasa sistemi içinde elde edilirken, bunlara, sosyo-politik nedenlerle genellikle kamu otoritelerinin bazı sosyal grup ya da sınıflara aktardıkları kısmı da eklemek gerekir. Gelir, tüketimi, tüketim de üretim ve bölüşümü belirlemektedir. Bunun yanında, tüketim hem
üretim hem de bölüşüme bağlı; bölüşüm de hem tüketim ve hem de üretime bağlıdır.Bilindiği gibi, tüketiciler, gelir sahibi halktır. Gelir ise, faktöre sahip olmak ve onu üretimde kullanmakla elde edilir. Üretim süreci sonrasında üretim faktörlerine sahip kişilerin gelirleri ortaya çıkmaktadır. Bir kişinin, birden fazla üretim faktörüne sahip olması durumunda, toplam geliri bu farklı üretim faktörü gelirlerinin toplamından oluşacaktır. Herkes eşit miktarda üretim faktörüne ve eşit yeteneğe sahip olmadığı iç
in gelir bölüşümü de farklı olacaktır. Bu nedenle, kişisel yetenek, gereksinimler ve özel mülkiyet gelir bölüşümünün adil olması ya da olmamasında önemli rol oynayan ögelerdir.Bölüşüme konu olan oluşum, üretim sonucu olduğuna göre, bölüşüm hacmi ve yapısını belirleyen de bu üretim kapasitesidir; üretilenden fazlasının bölüşülmesi düşünülemez. Bu açıdan, üretim oluşumunun teknik ve ekonomik, dağılım oluşumunun ise sosyal ve ekonomik bir olay olduğunu gözden uzak tutmamak gerekir. Diğer taraftan, gelir ve s
ervet dağılımının içiçe girmesi sözkonusudur. Nitekim, başlangıçta, gelir, servet miktarını belirlerken, daha sonra, servet geliri belirlemektedir.Genel bir değerlendirme yapılacak olursa, gelir düzeyi bölüşüm ilişkilerine bağlı olarak belirlenirken; gelir, tasarrufları ve tasarruflar da serveti oluşturmaktadır. Bölüşüm ilişkileri sadece gelirin yaratılması sürecinde değil, aynı zamanda servet dağılımı ve bunun kaynağı olan tasarrufların belirlenmesine ilişkin olarak da ortaya çıkabilmektedir. Nitekim, tas
arruflara verilen reel faizin negatif veya pozitif olması bir bölüşüm ilişkisi yaratmaktadır. Yine, devletin servete ilişkin olarak uyguladığı politikalar da bu bölüşüm ilişkilerini etkilemekte veya belirleyebilmektedir. Bu nedenle, bir ekonomide bölüşüm ilişkileri ve bu ilişkileri etkileyen politikaların değerlendirilmesinde yukarıda ifade edilen sürecin tümünün değerlendirilmesi, gerçekçi sonuçlara ulaşmak bakımından önem taşımaktadır. Çalışmamızda, konu olabildiğince bu boyutların tümü dikkate alınarak değerlendirilecektir. Bir başka deyişle, bu çalışmada bölüşüm ilişkileri yanında bu ilişkilerin sonuçlarını ortaya koymak bakımından gelir ve servet dağılımında ortaya çıkan gelişmeler de incelenecektir. 2. BÖLÜTÜM KURAMLARIİktisat sözlüklerinde bölüşüm kuramları, “İktisadın, üretim faktörleri(toprak, emek, sermaye) fiyatlarının ve böylece, de elde ettikleri gelirlerin nasıl belirlendiğini açıklamakla ilgili olan bir dalıdır” şeklinde tanımlanmaktadır.
Çalışmamızın bu bölümünde, bölüşüm ilişkilerini açıklamaya yönelik kuramlar incelenmiştir. Buradaki inceleme yönteminin belirlenmesinde, sözkonusu teorilerin açık ya da örtük varsayımları etkili olmuştur. Bu temel nitelikteki varsayımlar; kapalı ekonomi varsayımı, teknolojik gelişme varsayımı ve dışa açıklık varsayımıdır. Ayrıca, hemen hemen tüm bölüşüm teorileri, Kalecki modeli ve bunun bir uzantısı olan Mitra modeli dışında, açık y
a da örtük olarak tam rekabet varsayımına dayanmaktadır. Bu varsayım, Marx’tan, Adam Smith’e; Kaldor’dan, Samuelson’a kadar uzanmaktadır. Sözkonusu iktisatçılar tekeller ve aksak rekabet hakkında bazı değerlendirmeler yapmış olsalar da, modellerini tam rekabet varsayımına dayalı olarak kurmuşlardır. Bu teorilerin incelenmesinden sonra bölüşüm ilişkilerine yönelik genel bir değerlendirmeyle bölüm tamamlanmış olacaktır.2.1. KAPALI EKONOMİ VARSAYIMINA DAYALI BÖLÜTÜM KURAMLARI
Bölüşüm teorilerinin genel özelliği, kapalı ekonomi varsayımına dayandırılmış olmalarıdır. Ancak, tam rekabet varsayımını da içeren bir çok teori için bu varsayım, kapalı ekonomiyi savunma amacından değil, model oluşumunu kolaylaştırmak açısındandır.
2.1.1. FİZYOKRATLARIN BÖLÜŞÜM KURAMI(QUESNAY)
18. yüzyılın ikinci yarısında Fransa’da gelişen fizyokrasiyle, iktisadi düşüncede “okul çağının başladığı ifade edilmektedir. Fizyokrat düşüncede bölüşüm, tarım sektörünün tek üretken sektör olarak kabul edilmesi nedeniyle, tarımın üzerine kurulmuştur. Burada, bölüşüm konusundaki görüşler okulun önde gelen düşünürlerinden olan Quesnay’a aittir. Buna göre, tek üretken faaliyet tarımdır ve toplumda, tarımdaki üreticiler(verimli sınıf) ile toprak sahipleri sınıfı, ticaret ve zenaatkar sınıfı(kısır
sınıf) bulunmaktadır.Dr. Quesnay her dönemde ekonomiye malların nasıl, yeniden girdiğini ve bunların nasıl çeşitli sınıfların tüketimine gittiğini gösterirken;
a) ekonomik faaliyetlerin sürekli bir döngü halinde olduğunu,
b) bu sürekli döngüyle bir sosyal ürün yaratıldığını ve bunun,
c) toplumdaki sınıflar arasında paylaştırıldığını ortaya koymaya çalışmıştır.
Bu yaklaşıma göre, verimli sınıf, toprakta, emek ve sermayeyi kullanarak üretim yapanlardır. Bunlar ürünün bir bölümünü kısır sınıfa verir ve bu sınıf ürünün değerine bir şey katamaz, değer yaratamaz. Verimli ve kısır sınıfların mal alışverişinde, verimli sınıfın verdikleri hep kendisine, geriye dönecektir. Böylece, net ürün, sonunda başka bir sınıfa, toprak sahiplerine kalacaktır. Bu yaklaşım, Leontief tarafından geliştirilen girdi-çıktı tablosu yardımıyla kolaylıkla açıklanabilir.
Tabloda, sütunlar, farklı kesimlerin elde ettiği ürünleri hangi kesimlere sattığını, satırlar ise, her kesimin diğer kesimlerden satın aldığı ürün tutarını göstermektedir. Buna göre, üreticiler elde ettikleri 5 dolarlık üretimin 2 dolarlık kısmını; tohumluk ve gıda gereksinmeleri için kendilerine ayırmış; 2 dolarlık kısmını toprak sahiplerine; 1 dolarlık kısmını da gıda maddesi ve hammadde olarak zanaatkarlara satmışlardır.
TABLO 1.1: FİZYOKRATLARDA BÖLÜŞÜM
SEKTÖRLER |
I |
II |
III |
Yıllık üretim |
I ÇİFTÇİLER |
2 |
1 |
2 |
5 |
II TOPRAK SAHİPLERİ |
2 |
0 |
0 |
2 |
III ZANAATKARLAR |
1 |
1 |
0 |
2 |
SATINALMA TOPLAMI |
5 |
2 |
2 |
9 |
KAYNAK: Arif ERSOY, a.g.e. s. 108
Toprak sahipleri, topraklarını çiftçilere 2 dolara kiraya vermişlerdir. Bu rant gelirinin yarısı (1 doları) çiftçilerden gıda maddesi alımında, diğer yarısı da tarım dışı gereksinimleri için kullanılmıştır. Böylece, 2 dolarlık gelir elde eden zanaatkarlar
da, bu geliri hammadde ve gıda gereksinmeleri için çiftçi kesime ödemişlerdir.Sonuç olarak, Fizyokratlar, tarımdan doğan gelirin nasıl bölüşüldüğünü açıklamaya çalışmışlar ve bunu genel hatlarıyla ortaya koymuşladır. Bu yaklaşım, tarım sektöründe yapılan üretim ve buna bağlı olarak ortaya çıkan bölüşüm ilişkilerinin belirlenmesine yönelik önemli bir yaklaşım olarak da değerlendirilebilir.
Diğer taraftan, Quesnay, yaklaşımında ilk defa hem gelirin oluşumunu hem de gelirin kullanılması arasındaki ilişkiyi ortaya koymuştur. Statik bir analiz olan bu teorinin, bugünün karmaşık üretim ve bölüşüm ilişkilerini ortaya koyması sözkonusu değildir. Bununla birlikte, özellikle, sektörler arasındaki bölüşüm ilişkilerinin değerlendilmesinde bazı ipuçları vermektedir.
KURAMIKlasiklerin, gelir bölütümünü ücret, rant ve faiz olmak üzere üç faktörlü bir modelle incelemit olmaları, fonksiyonel bölüşüme yaklaşımı ortaya koymaktadır. Daha sonraları Schumpeter’in buna girişimci karını eklemesiyle fonksiyonel bölüşüm tamamlanmıştır.
Klasiklerden Adam Smith, bölüşümün nasıl gerçekleştiğine ilişkin bazı açıklamalar yapmasına karşın, bütünüyle bir bölüşüm kuramı oluşturma iddiasında olmamıştır. Adam Smith’in ücretler ve karlar arasındaki bölüşüm yaklaşımı, mikro ekonomik sorunlara başarıyla uygulanan arz-talep analizinin makro ekonomik çerçevede uygulanması şeklindedir. Adam Smith’
e göre emek talebi, sermaye arzına bağlıdır ve ücretlerdeki artış kar oranlarını düşürecektir. Ricardo bunu teorisinin temel taşı yaparken, Marx da bölüşüm teorisinde buradan hareket etmiştir. Dolayısıyla, her üç iktisatçı da kar payında düşme eğilimi olacağı konusunda benzer görüşü savunmuş, hatta Marx daha ileriye giderek reel ücretler sabit kalsa bile, kar payının düşeceğini kabul etmiştir.Klasik iktisat teorisinde, bölütüme ilitkin en önemli görütler David Ricardo ve Karl Marx’a aittir. Marx, klasik ekolün bir eleştiricisi ve alternatifi olarak ortaya çıkmış olsa da, gerek analiz yöntemi, gerekse Ricardo modelinden büyük ölçüde etkilenmesi nedeniyle, klasik bir iktisatçı olarak kabul edilmektedir.
2.1.2.1. RİCARDO’NUN BÖLÜŞÜM KURAMI
Ricardo, klasik iktisatçılar içinde bölüşüm konusu üzerinde en çok duran ilk iktisatçıdır ve ulusal üretimin, toplumun ana ekonomik sınıfları arasında dağılımına ilişkin temel yasaların bulunmasını, ekonomik çözümlemenin asıl sorunu olması gerektiğini ifade etmiştir. Ricardo’nun çözümlemesi üç varsayıma dayanmaktadır. Bunlar;
Ricardo, ekonomi politiğin konusunun, toprak ürünlerinin üç sınıf arasında kar, ücret ve rant şeklinde bölüşümüne ilişkin yasaların saptanması olduğunu söylerken, gerçekte bölüşümü, kapitalizmin dinamiğinin belirleyici ögesi olarak ortaya atmıştır. Nitekim, Ricardo’nun kuramı, sermaye birikimi ile bölüşümün karşılıklı ilişkileri üzerine kurulmuş olup kar, sermaye birikiminin kaynağı olurken, serm
aye birikimi de bölüşümü dolayısıyla, karı belirlemektedir.Diğer taraftan, Ricardo’nun bölüşüm teorisi özde, karın değil, rantın açıklanmasına yöneliktir. Bu nedenle, hareket noktası tarımsal üretim ve Ricardo’nun yaşadığı dönemde en önemli tarımsal ürün olan buğday olmuştur. Buna göre, tarımda kullanılan en az verimli, marjinal toprak parçası üzerinde bir rant elde edilmemekte ve üretilen buğday, ücret ve kar olarak paylaşılmaktadır. Ricardo, ayrıca, endüstride de fiyatların tarıma bağlı olarak değiştiği
ni ve buğday fiyatının endüstri malı fiyatını belirlediğini savunmaktadır.Ricardo’nun bölüşüm teorisinde, ücretler asgari geçim düzeyinde veri iken, gelir çekişmesi rantiyerler ile kapitalistler arasında gerçekleşmektedir. İstihdam düzeyi arttıkça karlar, rantlar tarafından yutulmaktadır. Rantlar, ücretlere bağlı değildir ve sadece, üretimin teknik koşullarının belirlediği azalan verimler sonucu ortaya çıkmaktadır. Ricardo her ne kadar bölüşüm teorisini, değer teorisinden bağımsız olarak geliştirmişse de,
ikisini bağdaştırmaya çalışmış ve bölüşümle ilgili temel önermelerini, emek-değer teorisinin kavramsal çerçevesi içinde de formüle etmiştir.Bu kuram, şekil 1.1. yardımıyla açıklanabilir. Tarımsal çıktı dikey eksende, tarımda çalışan anlamında işçi sayısı yatay eksende gösterilmittir.
AP eğrisi ortalama; MP eğrisi ise marjinal emek hasılasını temsil etmektedir. Azalan verim ilkesi nedeniyle, her iki eğri de aşağıya doğru eğimlidir. Bu modelde, marjinal hasılatın ücret ve karlar toplamına eşit olduğu varsayılmıştır. Bunun nedeni, uzun dönemde, ücretler düzeyinin marjinal emek verimliliği tarafından değil, emeğin doğal, ya da asgari geçim düzeyi tarafından belirlenmesidir. Bu nedenle, şekildeki OW aralığı doğal geçim ücretine eşittir. Bu ücret düzeyi, işçiler ve ailelerinin yaşamalarını ve üremelerini sağlayacak fizyolojik gereksinmelerin fiyatlarına bağlıdır.Bunların fiyatı arttığında(azaldığında), emeğin fiyatı artar(azalır). Emeğin piyasa fiyatı doğal fiyatını aştığında, daha rahat yaşamaya başlayan işçinin daha fazla çocuk sahibi olmasıyla işçi sayısı artacak ve böylece, ücretler tekrar doğal düzeyine, hatta zaman zaman bunun altına düşecektir. Aksi taktirde, yani, piyasa ücreti doğal ücretin altına düştüğünde nüfus azalacak ve bunun sonucunda ücretler tekr
ar doğal düzeyine yükselecektir. Dolayısıyla, ücret, talebe değil, arza bağlı bulunmaktadır. Bir başka ifadeyle, ücret düzeyini emeğin marjinal verimi değil, emeğin arz fiyatı belirlemektedir.
ŞEKİL 1.1: RİCARDO’DA BÖLÜTÜM
Marjinal hasılatın ücret ve karlar toplamına eşit olması nedeniyle, istihdam düzeyi ON’ye eşit olduğunda, WP aralığı birim çıktı başına karı temsil etmektedir. Ricardo modelinde karlar, ücret ödemeleri ve rant(kira) çıktıktan sonra kalan bir bakiye olarak hesaplanır. Karlar kalıntı olarak hesaplanmalarına karşın, ekonomik gelişmenin kaynağını oluşturan net yatırım ya da sermaye birikimi oranını belirlediklerinden, çok büyük önem taşımaktadır. Ayrıca, karlar sermaye birikimini olanaklı kılan tasarrufun kaynağı olduklarından aynı zamanda kritik bir faktördür
Kira, emeğin ortalama ve marjinal verimi arasındaki fark olduğundan, PR mesafesi toprak sahiplerinin kira gelirini oluşturacaktır. Fiili istihdam düzeyi(ON), ülkenin sermaye birikimi tarafından belirlenir. Bunun nedeni ise, net yatırımın emek talebini artırmaya yarayan çıktı düeyini yükseltmesidir.
Bu kuramın temel yaklaşımı, ekonominin tarımsal kesiminde üretim arttıkça ne olacağının çözümlemesiyle ortaya konulabilir. Çıktı artışı, yüksek bir emek talebine yol açarak piyasa ücretini doğal ücretin üzerine çıkarır. Bu, nüfusu artırır. Bu nedenle, gelecekte talepte ortaya çıkacak artış, tarımsal çıktıda da bir artışı gerektirir. Toplam arazi miktarı sabit olduğundan, daha fazla emek kullanarak tarımsal ürünler çıktısını artırmak için yapılan girişimler, er geç azalan verimlerle karşılaşır ve sonunda ortalama ve marjinal emek hasılasının her ikisinde de bir düşüş yaratır.
Tarımsal çıktının, daha fazla emek kullanılarak artırılmaya çalışılması, üretim maliyeti ve onunla birlikte tarımsal ürünlerin fiyatını artıracaktır. Bu, azalan verimlerin ya da ortalama ve marjinal emek hasılasındaki düşüşün bir sonucudur. Bu durum ortaya çıktığı zaman, kiralar zorunlu olarak artacaktır; Çünkü, kira, marjinal arazi üstündeki emek hasılasıyla marjinal maliyet arası ya da ortalama arazi üstündeki emek hasılası arasındaki farka eşittir. Artan tarımsal çıktı maliyeti, emekçilerin işgücünü asgari geçim standardında tutabilmeleri için, cari parasal ücretlerin yükselmesi anlamına gelecektir. Bunun sonucunda, gerçek çıktı cinsinden doğal ücret(OW aralığı) değişmeyecek, Ancak, ücretlerin aldığı toplam çıktı payı artacaktır. Bir başka deyişle, başlangıçta OWNT alanı kadar olan toplam ücret payı, istihdamın OM düzeyine çıkmasıyla genişleyecek ve OWMS alanı kadar olacaktır. İstihdam düzeyinin OM düzeyine artması durumunda, MP, doğal emek fiyatı düzeyine düşerken toplam karlar sıfırlanmaktadır.
Tarım kesiminde birim çıktı başına karın sürekli olarak düşmesi, arazi üstündeki azalan verimin sonucudur. Fakat, düşen kar oranlarına doğru aynı eğilim, bu kesim azalan verim yasasına tabi olmasa bile, ekonominin imalat kesiminde görülecektir. Tarımsal ürün fiyatlarındaki artışın getirdiği asgari geçim standardının parasal maliyetindeki yükseliş, imalatçıları daha yüksek ücret ödemek zorunda bırakacaktır. Bu nedenle, imalat kesiminde de kar oranları düşecektir. Ayrıca, sermaye hareketliliği varsayıldığı sürece, karlılık, tarım ve endüstri kesiminin her ikisinde de aynı olmak zorunda olacak, değilse, sermaye bir kesimden diğerine kayacaktır
Ricardo’nun gelir dağılımı kuramını, sabit bir teknoloji ve sabit bir gerçek doğal ücret varsayımıyla, yükselen bir çıktı ve istihdam düzeyiyle birlikte, çıktıdaki göreli ücretler payının artacağını belirterek özetleyebiliriz. Karın göreli payı azalacak ve en sonunda sıfıra düşecektir. Bu ekonomideki tüm sermeye birikimi, nüfus artışı ve teknik gelişmenin durduğu nokta olan, klasik kuramdaki durağan duruma erişme noktasıdır. Bu düzendeki temel nedensel güç, tarımdaki azalan verim ilkesidir ve bu eğilim teknik gelişmeyle ancak, geçici olarak durdurulabilir. Başka bir deyişle, teknik gelişme karın ortadan kalkmasını ve en sonunda durağan durumun başlamasını önleyemez.
Ricardo, sisteminin toplam çıktıdaki göreli ücret payında bir artışa yol açacağını ve bunun kardaki düşüş pahasına olacağını açıkça görmüşse de, kiranın ne olabileceği konusunda bir açıklama getirememiştir. Fakat, ekonomik sistem, artan istihdam uyum gösterirse, ücretlerin göreli payıyla birlikte, toplam çıktıdaki, göreli kira payı yükselecektir. Çünkü, kira payı istihdam düzeyindeki ardışık artışlarla yükselen çıktıdaki birim başına kira miktarına bağlıdır.
Ricardo, örtük olarak, hiçbir sınıf üyesinin bir kaynaktan başka gelir elde etmediği ve teknik nedenlerle emek-sermaye oranının her sektörde sabit olduğunu kabul etmiştir. Bunun yanında, teknolojik gelişmeyi makina kullanımı şeklinde ele almış ve bunun bölüşüm üzerindeki etkilerini incelemiştir. Bu anlamda, teknolojik gelişme, sabit sermayenin işletme sermayesine oranının artması şeklinde ortaya çıkmakta ve çıktı başına daha az dolaysız işgücü kullanılmasına yol açmaktadır. Bunun, bölüşüme etkisini Ricardo, net gayri safi ürün ayrımı yaparak incelemektedir. Net ürün, ekonominin serbestçe kullanabileceği ürün olduğundan, işgücünün yeniden üretimi için gerekli mallar net ürün kavramı dışında bırakılmış ve net ürün kar ve rantın toplamı şeklinde tanımlanmıştır. Gayri safi ürün ise, net ürünü ve ücretleri içermektedir. Ricardo, teknolojik bir gelişmenin net üründe mutlaka bir artış sağlayacağını buna karşılık gayri safi ürünü azaltabileceğini belirterek teknolojik gelişmenin ücret payını ve toplam ücret ödemelerini azaltacağını söylemektedir. Çünkü, kapitalistler ancak, daha fazla kar elde edeceklerini düşündükleri zaman makina kullanımına geçecekleri için teknolojik gelişme bu anlamda net ürünün artmasına neden olur. Diğer taraftan, makina kullanımının teknolojik işsizlik, artan kar ve birikim nedeniyle diğer kesimlerin artan işgücü talebi ile kısmen giderilirse de, Ricardo, genellikle bu ek talebin yetersiz olacağını ifade etmekte ve bu nedenle, işçi sınıfının makina kullanımına karşı çıkmasının, yanlış bir yaklaşım olarak değerlendirilmemesi gerektiğini öne sürmektedir.
Kısaca ifade etmek gerekirse, bu model, büyüme ve bölüşümü birlikte ele almış ve büyümeyi faktör paylarının gelişimine bağlamıştır. Bu modelin son derece sınırlı varsayımlara dayandığı, ancak, ortaya konulduğu dönem dikkate alındığında, bölüşüm konusunda önemli açıklamalar getirdiği görülmektedir.
2.1.2.2. MARX’IN ARTIK DEĞER KURAMI
Marx, bölüşüm teorisini emek değer teorisi üzerine oturtmuştur. Marx, artık değeri, yaratılan toplam değerin bölüşümünde bir bütün olarak ele almakta ve bunun aldığı farklı biçimleri (rant ve kar) toplam değerin bölüşümü sorunu içinde değil, artık değerin bölüşüm sorunu içinde incelemektedir. Marx’ın modeli de öl
çeğe göre verimin sabit ve işgücünün homojen olduğu varsayımlarına dayanmaktadır.Ricardo’da olduğu gibi, Marx’ta da kapitalist üretim koşulları altında temel bölüşüm kategorileri ücret ve kardır. Marx, değer analizinden hareketle, karın kökeninin artık değer olduğunu ve artık değer tarafından belirlendiğini göstermeye çalışmıştır. Buna göre, işgücünün değeri veya reel ücret arttığında kar ve artık değer oranı azalmaktadır. Dolayısıyla, üretimde sadece işgücü kullanıldığı varsayımı altında, Ricardo’daki kar
oranı, Marx’taki sömürü oranına eşit olmaktadır. Modelde, ücretler asgari geçim düzeyinde belirlenmekte ve işçilerin tasarruf, kapitalistlerin tüketim yapmadıkları varsayımı altında, üretim araçları stokları veri iken, kesimlerin üretim yoğunlukları belirlenmektedir. Böylece, bölüşüm talebe değil, talep bölüşüme bağlı olmaktadırKar oranı ile artık değer oranı arasındaki ilişki, reel ücretler ile kar oranı ve reel ücretlerle artık değer oranı arasındaki ilişkiler yoluyla saptanabilmektedir. Bu iki oran, iki sınıfın karşılıklı gelir paylarını belirlemekte ve bölüşüm sorunu sınıfsal açıdan çözümlenmektedir. Fiyat sistemi, yaratılan artık değerin kapitalistler arasında, eşit kar oranı kıstasına göre dağılımını sağlamakta ve bu nedenle, fiyatlar, sermayenin org
anik bileşiminin kesimlerdeki değerine göre belirlenmektedir. Dolayısıyla, fiyat sistemi, kapitalistler arasındaki rekabet ve bölüşüm ile ilgili bir sistemdir ve bu sistemin egemen olması, sınıfsal bölüşümü ve artık değer-kar arasındaki ilişkiyi etkilemektedir.Marx’ın bölüşüm kuramı, gelir ve istihdam düzeyi değiştikçe, göreli gelir paylarının hareketi konusunda çok ayrı sonuçlara varmış olmasına karşın, temelde Ricardo’nun fikirlerine dayanır. Bu sistemde, Ricardo çözümlemesinde olduğu gibi, emeğin doğal fiyatı işgücünün hayatta kalmasını ve kendisini yeniden üretmesini sağlamaya yeterli bir ücret düzeyidir.
Marx’a göre, artık değerin varoluş nedeni, belli bir dönemde, emeğin asgari gerçek ücretten ya da emeğin arz fiyatı ile ölçülen kendi maliyetinden daha fazla ekonomik değer yaratmasıdır. Toplam çıktı değeri ile emeğin arz fiyatı arasındaki fark, emek-dışı kaynakların, sermaye donanımı ve arazinin sahipleri olan kapitalistlerin el koyduğu artık değeri temsil eder. Kapitalistler fiziksel üretim araçlarına
sahip olmaları nedeniyle işçi sınıfını sömürmektedir.Marx’ın üretim süreci çözümlemesinde, nihai bir mal ya da hizmetin değeri üç bileşen parçaya ayrılabilir. Bunlar, hammaddeleri ve sermaye tüketimini temsil eden
c, Marx’ın değişken sermaye olarak tanımladığı ve cari üretim sürecine giren işgünün değerini, yani asgari geçim ücreti cinsinden ücret tutarını temsil eden v ile ve artık değeri ya da karı temsil eden s’dir. Bunun için, bir mal ya da hizmetin değeri c+v+s’ye etittir. Tüm ekonomi için gayri safi hasılanın değeri C+V+S olarak tanımlanabilir. Burada, tüm ekonomi düzeyinde hammaddeler, ara malları oluşturduğundan ve bu nedenle de değerleri nihai çıktının değeri içinde kapsandığından, C sadece sermaye tüketimine etittir. V, S v’ye; S S s’ye etittir. Net çıktı, C’ yi gayri safi çıktıdan, çıkartılarak türetildiğinden, V+S ‘ye eşit olacaktır. Bu bakımdan net çıktıya, iki ana paydan oluştuğu gözüyle bakılabilir. Bunlar, Ücret payı, V ve kar payı, S’ dirKar payının, ücret payına oranının Marx’ın çözümlemesinde kilit önemi vardır. Çünkü, bu oran (S/V) sömürme oranının ölçüsü olması yanında; bu orandaki bir değişiklik, çıktı toplamındaki ücret ve ücret dışı (kar) gelirlerinin göreli payındaki bir değişiklik olduğu anlamına gelecektir. Bu nedenle, kapitalist
sistemde bu oranın nasıl değiştiği, Marxgil bölüşüm kuramının özünü oluşturmaktadır. Bu oranda yükseliş, sömürme oranında artışı, yani gelir toplamında ücretlere oranla karların payında bir artışı, aksi halde azalışı göstermektedir.Marx’a göre, ekonomideki en önemli etken güç, kapitalistlerin emeğin sömürü oranını artırma çabaları çevresinde toplanır. Marx’ın kapitalist ekonominin uzun devre gelişimi kuramının özünde, böyle bir sistemde etken temel güçlerin tam bu sonucu yaratacak şekilde çalıştıkları iddiası vardır.
Bu güçlerden en önemlisi rekabettir. Marxgil kuramda rekabet, sömürme oranını, yani gelir toplamındaki emek dışı payı artırmak için, maddi üretim araçlarının sahipleri arasında bir mücadele ortaya çıkaracaktır. Marx, teknik gelişme ya da işgücünün fiziksel verimliliğindeki değişikliğin, sabit bir çalışma günü ve gerçek asgari geçim ücretinde bir değişikliğin olmadığı durumda, toplam çıktının büyümesini sağlayacağını ve artık değeri ya da sömürü oranını artıracağını ifade etmektedir. Bu, piyasa ücretinin asgari geçim ücretinden büyük oranda ayrılmadığı sürece geçerlidir ve Marx, bu kaynaktan doğan sömürü oranı artışını “göreli artık değer”de artış olarak niteleyerek bunun, emek verimliliğiyle doğru orantılı olarak değişeceğini kabul etmiştir.
Bu nedenle, Marx’ta kapitalizmin dinamik sürecini belirleyen temel faktör sermaye birikimi ile birlikte ortaya çıkan teknolojik gelişmenin işgücü talebi, istihdam düzeyi ve kar oranı üzerindeki etkileridir. Teknolojik gelişme teorisi ile Marx, bir yandan uzun dönemde bölüşüm sorununu çözümlemekte, diğer yandan da kapitalist birikim sürecinin çelişkilerini ortaya koymaktadır.
Ricardo’da olduğu gibi, Marx’ta da, teknolojik gelişme, üretimde birim çıktı başına daha çok üretim aracı ve daha az dolaysız işgücü kullanılması şeklinde ortaya çıkmakta, kapitalistler arasındaki rekabet işgücü verimliliğinin daha yüksek olduğu tekniklere yatırım yapılmasına yol açmaktadır. Böylece, Marx’ta teknolojik gelişme, işgücünün yerini makinaların alması şeklinde ortaya çıktığı için teknolojik işsizlik yaratmaktadır. Teknolojik gelişmenin yarattığı yedek işsizler ordusu, işgücü arzının işgücü talebinden sürekli olarak daha yüksek olmasına, bu da işçiler arasında rekabet nedeniyle ücretlerin asgari düzeye inmesine, yani işgücünün değerine eşitlenmesine neden olmaktadır. Böylece, Ricardo ve Marx teknolojik gelişmenin istihdam düzeyi üzerindeki etkisi konusunda birleşmektedirler. Ancak, Ricardo’nun ücret teorisi buna dayanmadığı halde teknolojik gelişmenin bu etkisi, Marx’ın ücret teorisinin temelini meydana getirmektedir.
Sermaye birikimi ve teknik gelişme bileşimi, Marx’ın bir kapitalist toplumda gelir dağılımı konusundaki temel önermesi olan, işçi sınıfının artan sefaleti yasasının temelini oluşturur. Bu yasaya göre, sermaye birikimi ve artan gerçek çıktı düzeyi toplam çıktıda ücretlerin göreli payının düşmesi ve karların göreli payının artmasına yol açacaktır. Göreli paylar konusunda varılan bu sonuç, Ricardo’nun ulaştığı sonucun tam tersidir. Ücretlerin göreli payının düşmesinin te
mel nedeni, katkısı tamamıyla fiziksel üretim araçları sahiplerine giden teknik gelişmedir. Sefaletleri mutlak bir anlamda artmadığından, işçi sınıfının arttığı ifade edilen sefaleti, gerçek ücretler düzeyindeki herhangi bir düşüşten değil, gerçek gelirlerin verimlilik artışlarıyla birlikte artmamasından kaynaklanır. Marx’ın gelir dağılımı kuramının en önemli noktası bu olmaktadır.Marx, bu gelişmelere bağlı olarak işci sınıfının sonunda başkaldırıp, kominist bir devri başlatacakları güne kadar, kapitalist sistemin, şiddetini her gün daha fazla artıran, krizler tarafından çalkalanacağını ileri sürmüştür.
Kısaca ifade etmek gerekirse, Marx, birincil olarak çıktının, ücretler ve karlar arasındaki dağılımıyla ilgilenmiş, gelirdeki emek dışı payın çeşitli mülk gelirleri arasındaki dağılımına girmemiştir.
2.1.3. NEOKLASİK BÖLÜŞÜM KURAMLARI
Neo-klasik iktisat, dar anlamda, 1870’lerden 1920’ye kadar geçen yarım yüzyıllık dönemde, klasik değer teorisinde köklü değişme yapan, geçimlik veya doğal ücret anlayışından marjinal verime bağlı ücret anlayışına geçen, fakat, bunun dışında klasik görüşleri, bir takım kayıtlarla liberal ideolojiyi sürdüren iktisatçıların okulu olmuş; Keynes’den sonra da, bu ekole bağlı iktisatçılar, bu görüşleri günümüze dek sürdürmüşlerdir.
Bu yaklaşımla birlikte, iktisat biliminin ağırlık merkezi emek değer teorisinden fayda değer teorisine kaymıştır. Bu kayma, üretim yanında bölüşüm sorununun ele alınış biçiminde de görülmüş ve bölüşüm, faktör fiyatlandırması şeklinde, fiyat teorisinin özel bir sorunu olarak incelenmiştir. Neoklasik yaklaşım, bölüşüm sorununu iki ayrı düzeyde formüle etmektedir; bireyler arasındaki ve faktörler arasındaki bölüşüm. Gelirin bireyler arasındaki bölüşümü üretim faktörlerinin bireyler arasındaki dağılımına ve faktör fiyatlarına bağlıdır. Sınıfsal bölüşüm sözkonusu olmadığı gibi, bireyler arasındaki bölüşümü belirleyen temel öge olan üretim faktörleri konusu da bir kenara bırakılmaktadır. Bu fiyatlandırma sorunu, toplumsal ve kurumsal etkenlerden bağımsız olarak ele alınmakta ve üretimin nesnel koşullarına bağlı olarak çözümlenmektedir.
Bu bölümde Neo-klasik iktisatçıların bölüşüm konusundaki görüşleri, marjinal verimlilik teorisine dayalı bölüşüm ve üretim fonksiyonuna dayalı bölüşüm teorileri başlıkları altında incelenecektir.
2.1.3.1. NEO-KLASİK BÖLÜŞÜM KURAMLARININ TEMEL VARS
AYIMLARINeo-klasik bölüşüm teorilerinde kurumsal, davranışsal ve teknik olmak üzere başlıca üç grup ortak varsayım bulunduğu söylenebilir. Bunları kısaca şöyle açıklamak mümkündür.
“Kurumsal varsayım mal ve faktör piyasalarında tam rekabetin geçerli olmasıdır. Ancak, özellikle marjinal verimlilik ilkesine dayalı bölüşüm teorilerinde, bu varsayım açıkca yapılmamakta; örtük olarak var olduğu kabul edilmektedir.
Davranışsal varsayım, kar maksimizasyonu ile ilgili bulunmaktadır. Bir anlamda, tam rekabet varsayımı ile birlikte düşünülebilecek olan bu varsayım, firmaların, üretim faktörleriyle ilgili karar ve seçimlerinde kar maksimizasyonunu dikkate alacakları görüşüne dayanmaktadır. Neo-klasik yaklaşıma göre, fayda ve kar maksimizasyonunu bağdaştıran; böylece, üretimde ve tüketimde dengeyi sağlayan mekanizma fiyat mekanizmasıdır. Bu mekanizma, aynı zamanda bölüşümü belirlemektedir.
Teknolojik varsayımlar ise, üretim tekniğinin özellikleri ve üretim faktörlerinin nitelikleri ile ilgilidir. Bunlardan en önemlileri; üretim faktörleri arasında sürekli ikame olanağı, azalan marjinal verim, ölçeğe göre sabit verim ve üretim faktörlerinin homojen ve bölünebilir olmasıdır. Üretim faktörleri arasında sürekli olarak ikame yapılabilmesi ve sürekli olarak farklı faktör bileşimlerinin kullanılabilmesi, faktörlerin marjinal verimliliklerinin belirlenebilmesi için gereklidir. Bu da, faktörlerin tam olarak bölünebilir ve homojen olmalarını gerektirmektedir.
2.1.3.2. MARJİNAL VERİMLİLİK İLKESİNE DAYALI BÖLÜŞÜM KURAMLARI
Marjinal verimlilik ilkesine dayalı bölüşüm kuramı ilkez, 1899 yılında John Bates Clark tarafından öne sürülmüş, daha sonra Wicksell ve Wicksteed tarafından geliştirilmiştir. Marjinal analizin faktör fiyatlandırması amacıyla uygulanmasının bazı temel ve genel ilkelerini Menger’de bulmak olanaklıysa da, neoklasik bölüşüm teo
risi, 19. yüzyılın sonlarında Wicksteed ve Clark ile en olgun düzeyine ulaşmıştır.Marjinal verimlilik kuramının temeli, üretim sürecinin marjinal analizidir. Marjinal verimlilik teorisinde bütün üretim araçlarının aynı özelliğe sahip bulunduğu belirtilmekte ve bölüşüm sorunu, her aracın marjinal verimliliği esasına göre çözülmektedir. Bunun yanında, bölüşümün belirlenmesinde arzın da etkisi bulunmaktadır. Nitekim, bir ülkede doğal kaynaklara oranla emeğin daha fazla bulunması durumunda, doğal kaynaklar, fa
zla miktarda emekle birleşeceğinden, emeğin üretimde meydana getireceği artış düşük kalacak ve sonuçta emeğin geliri az olacaktır. Yine, bir ülkede fazla doğal kaynak ve emek ile az sermaye birleştiğinde kapitalin verimliliği fazla olacak ve böylece, sermaye sahiplerinin geliri fazla olacaktır. Böylece, bölüşümü, üretim araçlarının birleşme oranının belirlediği sonucu ortaya çıkmaktadır.Bu kuram, üretim faktörlerinin üretime yaptıkları katkı ölçüsünde pay alması gerektiğini ve böylece, tüm ürünün faktörler arasında bir artık bırakmaksızın dağılarak adil bir bölüşümün sağlanacağını ifade etmektedir. İzleyen bölümde marjinal verimlilik ilkesine dayalı bölüşüm kuramları incelenmiştir.
2.1.3.2.1. CLARK’IN MARJİNAL VERİMLİLİK KURAMI
Clark, marjinal fayda ve marjinal verimlilik teorisini bağımsız olarak keşfetmiştir. Clark’ın başlıca amacı bölüşüm sürecinde eşitlik sorununun yanıtını bilimsel olarak ortaya koymak olmuştur. Clark’ın teorisi, kısaca “her üretim faktörünün getirisi, tam rekabet koşulları altında, bu üretim faktörünün marjinal ürününe eşit olduğunda dengededir” şeklinde özetlenebilir.
Clark’ın modeli; emek ve sermaye olmak üzere iki üretim faktörünün bulunması, sermaye birikimi ve teknolojik gelişmenin olmaması, tüketici zevk ve tercihlerinde bir değişmenin bulunmaması ve nüfusun artmaması varsayımlarına dayanmaktadır. Sözkonusu varsayımlar altında:Clark’ın marji
nal verimlilik teorisi Şekil 3 yardımıyla açıklanabilir.ŞEKİL 1.2: CLARK’TA BÖLÜŞÜM

Bu teoride ayrıca, girişimci, üretim faktörlerini kiralarken, bunlara marjinal verimlilikleri ölçüsünde ödeme yapmaktadır. Girişimcinin karı, satış gelirleriyle, üretim giderleri arasındaki farktır. Dikkat edilirse, burada, girişimci karı ve faiz ayrı kategoriler olarak dütünülmektedir. Ancak, tam rekabet varsayımına bağlı olarak uzun dönemde karların sıfır olduğu kabul edil
mektedir.Toplam ürün, emek ve sermaye arasında, verimlilik ve kullanılan faktör miktarına bağlı olarak bölüşülmektedir. Şeklin sağ tarafı, emek miktarı sabit iken, sermayenin marjinal verim eğrisini(SM), sol taraf ise, sermaye miktarı sabit iken, emeğin marjinal verim eğrisini(SP) göstermektedir. Toplam ürün, OLPS veya OKMS’ye eşittir. Şeklin her iki tarafında faiz ve ücretlere yapılan ödemeleri gösteren alanlar birbirine eşittir. Böylece, tam rekabet koşullarında toplam ürün, emek ve sermaye arasında, ya
rattıkları değere eşit oranda paylaşılmakta ve geriye herhangi bir artık kalmamaktadır. Clark, bu şekilde her üretim faktörünün yaptığı katkıya eşit bir oranda pay almasıyla oluşan bölüşüm yapısının adil olduğunu savunmuştur.Neoklasik teoriye yöneltilen genel eleştiriler yanında, Clark’ın modelinin temel eksikliği, iki üretim faktörüne dayanmasıdır.
2.1.3.1.2. CLARK-WİCKSTEED ÜRÜN TÜKENİMİ KURAMI
Faktör fiyatlandırmasının bir bölüşüm mekanizması oluşturabilmesi için, faktör gelirlerinin toplamının, toplam hasılanın değerine eşit olduğunun gösterilmesi gerekmektedir. Marjinal verimlilik ilkesine dayalı bölüşüm teorisinde, faktör gelirlerinden her biri, bölüşümü sözkonusu olan bütünden bağımsız olduğu için, toplam gelir ödemelerinin toplam hasılaya eşit olması, teorinin geçerliliği için gerekli bir koşuldur. Bu eşitliğin sağlanmaması durumunda, faktör gelirlerinin faktörlerin marj
inal katkıları tarafından belirlenmesi olanaksızdır. Bu durumda, bazı faktörler marjinal katkılarından daha fazla veya daha az gelir elde edeceğinden, marjinal verimliliğin faktör gelirlerini belirlemesi sözkonusu olamayacaktır.Wicksteed ve Wicksell, bu etitliğin gösterilmesine yönelik bir model geliştirmiş; tam rekabet ve ölçeğe göre sabit getiri varsayımları altında, her faktöre marjinal verimliliğine eşit ödeme yapıldığında, toplam ürünün bu faktörler arasında geride hiçbir artık bırakılmaksızın paylaşı
lacağını göstermişlerdir. Bu teori ana hatlarıyla şöyle özetlenebilir.Wicksteed, “nasıl ki bir malın faydası onun değerini belirliyorsa, üretim faktörlerinin değerini de marjinal verimlilikleri belirleyecektir” demektedir. Bir faktörün marjinal verimliliği, diğer üretim faktörleri sabit kaldığında, bu faktörde yapılacak küçük bir artışın üretim üzerindeki etkisi tarafından belirlenmektedir. P üretimi, K sermayeyi gösterdiğinde, sermayenin marjinal etkinliği, (
¶ P/¶ K) olacak ve (¶ P/¶ K . K) toplam üretim içinde sermaye payını verecektir. Her üretim faktörüne, üretime yaptığı katkıya eşit oranda ödeme yapılacak; faktör talebi, faktörün üretime yaptığı katkının, maliyetine eşit olduğu noktaya kadar devam edecektir. P üretimi, A,B,C... üretim faktörlerini ifade ettiğinde;P = f(A,B,C,...) ise;
¶ P ¶ P ¶ P
P = A + B +. C +.....
¶ A ¶ B ¶ C
yazılabilir. Buradan, üretim fonksiyonun doğrusal homojen olduğunun varsayıldığı anlaşılmaktadır. Wicksteed, doğrusal homojen üretim fonksiyonu varsayımını kullansa da Euler teoreminden yararlanmamıştır. Ancak, bu, sonucun Euler teoremi olduğu gerçeğini değiştirmemektedir. A. W. Flux, bu teoriyi Euler teoremi ile birleştiren ilk kişidir. Bu teori aşağıdaki şekil 1.3. yardımıyla açıklanmaktadır.
ŞEKİL 1.3: ÜRÜN TÜKENİMİ TEORİSİ
Y
b
t¢ t
O a X
OX, birim tarım alanı başına sermaye-emek birimini, OY, üretimi,
at, her birim sermaye-emek başına getiriyi, bt sermaye-emeğin marjinal verimliliğini göstermektedir. Oatt¢ ücret ve faiz, btt¢ ise kalıntı olarak rantı göstermektedir.Marjinal verimlilik teorisi, sermaye-emek ideal karışımını
(idealized amalgam), P; üretim, c, birim toprak başına sermaye-emek, p; birim sermaye-emeğe göre toprak miktarı olduğunda, at’nin, dP/dc olduğunu ifade etmektedir. Bu durumda, sermaye ve emeğin toplam payı at’nin Oa’ya oranı ya da dP/dc.c kadardır. Aynı şekilde, tersi durumda toprağın payı, dP/dl.l olacaktır. Bu iki marjinal verimlilik birbirini tamamlamaktadır. Çünkü, birim toprak başına sermaye-emek artışı, aynı zamanda, birim sermaye-emek başına toprağın azalışı anlamına gelmektedir. Her iki bakış açısı da birim toprak başına rant artışı ve birim sermaye-emek başına düşen faiz ve ücret azalışıdır.Ancak, marjinal ürün olarak rant ile kalıntı olarak hesaplanan rantın özdeşliğini göstermek amacıyla, Wicksteed çok karmaşık semboller ve matematik kullanmıştır. Bu nedenle, aşağıda Flux tarafından yapılan ve daha kolay anlaşılır olan açıklamalar kullanılmıştır.
C= sermaye-emek
L= toprak
x= C/L
z= 1/x = L/C
F(x) = birim toprak başına
üretimF (z)= birim sermaye-emek başına üretim
Klasik teoride sermaye-emeğin getiri oranı, marjinal verimlilik oranına, F¢ (x) etittir. Bu faktörün toplam payy x F¢ (x) olacağından, kalıntı olarak rant;
F(x) - xF¢ (x) (1)
olacaktır. F(x) sermaye-emeğin birim toprak başına toplam üretimi olacağından, F
¢ (x)/x birim sermaye-emek başına üretimi verir. Böylece,F
(z) = F(x) / x = z F(x) (2)yazılabilir. dx/dz = -1/z (z’nin karesi olacak) olduğundan,
F
¢ (z) = F(x) + zF¢ (x) dx/dzF(x) - xF¢ (x) dir (3)
Toplam üretim, birim sermaye-emek başına üretimin, sermaye-emek miktarına çarpılmasına eşit olduğundan;
P = CF (z)
¶
P = C. ¶ F (z) (4)yazılabilir. L’yi, L = C.z olarak tanımlar ve C’yi sabit olarak tutarsak;
¶
L = C¶ z (5)olacaktır. (4) numaralı eşitlik, (5) numaralı eşitliğe bölündüğünde;
¶
P C ¶ F (z) ¶ F (z)= =
¶
P C ¶ (z) ¶ (z)=
F ¢ (z) (6)(6) nolu eşitliği (3) nolu eşitlikte yerine koyar ve
¶ P/¶ C’yi F¢ (x) olarak yazarsak;¶
P C ¶ P=
F(x) -¶
L L ¶ C¶
P ¶ PL + C. = L. F(x)
¶
L ¶ CBu son eşitlik, üretim faktörlerine marjinal verimliliklerine göre ödeme yapıldığında toplam payların, toplam üretimi tükettiğini göstermektedir. Böylece, kalıntı rant, marjinal ürün olarak ranta eşittir.
Bu yaklaşımda, marjinal verimliliğin, üretim faktörlerinin toplam üretimden alacakları payın yanında, faktörlere yapılacak ödemeleri de belirlediği kabul edilmiştir. Bu nedenle, faktörlerin elde ettikleri gelirlerin, toplam üretim değerine eşit olduğunun da gösterilmesi gerekmektedi
r. Bu da, 1932’lerden sonra Hicks’in ve aksak rekabet modellerinde Robinson ve Chamberlin modellerinde gelittirilmittir. Ancak, konumuz açysından fazla önem taşımaması nedeniyle bu kuramlara girilmeyecektir.2.1.3.3. ÜRETİM FONKSİYONUNA DAYALI NEO-KLASİK BÖLÜŞÜM KURAMI
Üretimde kullanılan üretim faktörlerinin kullanılan miktarlarıyla, üretim arasındaki ilişkileri belirleyen üretim fonksiyonları, 1930’lardan sonra bölüşüm ve faktör paylarının açıklanmasında kullanılmaya başlamıştır.
Neo-klasik iktisatçıların faktör payları ve bölüşüm sorunları için geliştirdikleri kavramsal araç, verimlilik analizlerinin konusu olan faktörlerin marjinal verimlilikleri ve esneklikleridir. Üretim fonksiyonu da, verimlilik ve eş-ürün analizlerinden oluşan bir bütün olduğundan, neo-klasik üretim ve bölüşüm teorisi içiçe girmiş bir görünüm arzetmektedir. Böylelikle, bölüşümle ilgili tüm sonuçları üretim
fonksiyonundan elde etmek olanaklıdır.Neo-klasik bölüşüm teorisinin üretim fonksiyonuyla açıklanabilecek bazı temel ilkeleri bulunmaktadır. Bu temel ilkelerden ilki, yukarıda açıklanan ürün tükenimi teorisiyle ilgilidir. Buna göre, faktörlerin kullanılan miktarlarıyla marjinal verimlilikleri bilindiği taktirde ve faktörlere marjinal verimliliklerine göre ödeme yapıldığında, tam rekabet ve uzun dönem varsayımı altında, toplam üretim geride artık kalmaksızın faktörler arasında bölüşülecektir.
İkinci ilke, ücretlerle (w) sermaye yoğunluğu (K/L oranı ) arasında pozitif bir ilişkinin bulunduğu; üçüncü, ilke ise bunun tersine faiz oranı (r, veya kar oranı) ile K/L oranı arasında ters yönlü bir ilişkinin, bir başka deyişle, K/L oranı artarken r’nin azalacağının
öngörülüyor olmasıdır.Dördüncü ilke, w ve r arasında ters yönlü bir ilişkinin varlığıdır. Beşinci ilke, toplam verimlilik eğrisinin bilinmesi durumunda, faktör payların bilineceği ve son ilke de, kar oranlarıyla sermaye/hasıla katsayısı (K/Q) arasında ters yönlü bir ilişkinin bulunmasıdır.
Neoklasik makro bölüşüm teorisi, mikro bölüşüm teorinden çıkarılan iki temel faktöre dayanmaktadır. Bunlar; üretim fonksiyonu ve ikame elastikiyetidir. Bu bağlamda neoklasik bölüşüm teorisinde en çok Cobb-Douglas üretim fonksiyonunun kullanıldığı görülmektedir. Ayrıca, neo-klasik yaklaşımın tüm özelliklerini Cobb-Douglas üretim fonksiyonunda görmek olanaklıdır. Bu nedenle, çalışmamızda Cobb-Douglas üretim fonksiyonuna dayalı neoklasik bölüşüm teorisi incelenmiştir.
Douglas ve Cobb, ABD imalat sanayii verilerinden hareketle ölçeğe göre sabit getiri varsayımı yapılan;
a
( 1 - a )Q = A K L
biçimindeki ilk Cobb-Douglas üretim fonksiyonunu gelittirmitlerdir. Ancak, fonksiyonda, önce
a ‘nın hesaplanıp 1-a ’nın kalıntı olarak bulunması eleştirildiğinden aynı fonksiyon 1948 yılında;a
bQ = AK L
biçimine dönüttürülmüttür. Tüm dedişkenlerin indeks değerler olarak ifade edildiği bu fonksiyonda:
Q = toplam üretim
K = sermaye miktarı
L = emek miktarı
a = sermayenin üretim esnekliği
b = emeğin üretim esnekliği
A = etkinlik katsayısı veya sabit terim olup, fonksiyonun dört temel özelliği bulunmaktadır. Bunlar;
1. a itgücüne, b ise sermayeye göre üretimin esneklik katsayılarıdır.
2. Cobb-Douglas üretim fonksiyonu, a + b dereceden homojen bir fonksiyondur. Bu durumda;
a + b = 1 ise, ölçeğe göre sabit getiri,
a + b > 1 ise, ölçeğe göre artan getiri,
a + b < 1 ise, ölçeğe göre azalan getiri sözkonusudur.
3. K ve L arasındaki ikame esneklik katsayısı birdir.
4. üretim faktörlerinin üretim içindeki göreli payları sabittir. Bunun değişebilmesi için teknik gelişme olması gerekmektedir.
Bu varsayımlara dayalı Cobb-Douglas üretim fonksiyonu, sektör düzeyinde üretim sürecinin analizi ve üretimin faktörler arasındaki bölüşümünün açıklanmasında kullanılabilmektedir.
Ölçeğe göre sabit getiri ve faktörlerin fiyatlarının marjinal verimliliklerine eşit olduğu varsayımları altında, toplam ücret ödemeleri (W), ortalama ücret (w) ile emek miktarının (L) çarpımına eşittir. Benzer biçimde toplam kar gelirleri (P) faiz ve kar oranı ( r) ile sermaye miktarının ( K) çarpımına etittir. Böylece,;
W = wL ve P = rK
yazılabilir. Buradan toplam üretimin emek ve emek-dışı gelirler toplamına eşit olduğunun gösterilmesiyle;
Q = P + W veya
Q = rK + wL
yazılabilecektir. Emeğin marjinal verimliliği ücrete;
¶
Qw =
¶
Lve sermayenin marjinal verimliliği de faiz veya kar oranına eşit olacağından
¶
Qr =
¶
Kve bu ifadeler yukarıda yazılan toplam ücret ve toplam kar eşitliklerinde yerine konulduğunda;
¶
QW = L
¶
L¶
QK = .K
¶
Lbulunur. Emek ve emek dışı payı gösterebilmesi için bu eşitliklerin Q ile bölünmeleri gerekir. Bu durumda, toplam üretim içinde emeğin payı:
W (¶ Q / ¶ L.)L
=
Q Q
veya,
a
bQ = AK L
teklindeki Cobb-Douglas üretim fonksiyonundan;
W b ( Q / L ). L
= = b
Q Q
olarak bulunur. Toplam üretim içerisinde sermayenin (emek-dışı) gelirlerin payı ise;
P (¶ Q / ¶ K). K
=
Q Q
a
( Q / K) .K= = a
Q
olarak hesaplanabilir. Ölçeğe göre sabit getiri varsayımı altında;
a
+ b = 1olacağından, toplam karlar;
P = rK = a Q
toplam ücret ödemeleri;
W = wL = ( 1 - a ) Q
yazılabileceğinden,
Q = P + W veya Q = rK + wL
etitliklerinden,-
rK + wL = a Q + (1 - a ) Q
rK + wL = Q
bulunur. Bu etitlik, tam rekabet koşullarında, üretim fonksiyonun doğrusal ve birinci dereceden homojen olması durumunda, toplam ürünün, faktörler arasında, ürün tükenimi teorisinde olduğu gibi, artık bırakmaksızın paylaşıldığını ortaya koymaktadır. Bunun yanında faktör payl
arını belirleyen faktör, üretim faktörlerinin marjinal esneklikleri olmaktadır. Böylece, neoklasik bölüşüm teorisi, Ricardo’nun marjinal verimlilik ilkesinin genelleştirilmiş bir uygulaması görünümünü kazanmaktadır.Kısaca ifade etmek gerekirse, faktör arzı ile ilgili sorunlar bir kenara bırakıldığında, neoklasik bölüşüm teorisi, faktör gelirlerini, birbirinden ve net üretim değerinden bağımsız olarak, bir arada belirlemeye yöneliktir. Böylece, neoklasik teoride bölüşüm veya aynı anlamda kullanılan faktör f
iyatları, üretimin teknik koşullarından eşanlı olarak türetilmekte, hiçbir faktör geliri, toplam üretimin değerine bağlı olarak belirlenmemektedir.Ancak, neoklasik yaklaşım faktör paylarını incelerken, faktörlerin dağılımını belirleyen faktörleri gözardı etmektedir. Oysa, bölüşümün belirlenmesinde en önemli öge, sahip olunan faktör miktarıdır. Çünkü, bölüşüm konusuna bireysel açıdan bakıldığında, sorunun temel ögesi olan faktör dağılımı ve mülkiyet ilişkileri gözardı edilmektedir. Ayrıca, mikro niteliğe s
ahip bu teoriler, firmanın faktör talebi hakkında somut fikir verirken, toplam talep kavramını dikkate almaması nedeniyle göreli payların gelişimini ortaya koymada yetersiz kalmaktadır.2.1.4. KEYNEZGİL BÖLÜŞÜM KURAMLARI
Yukarıda incelenen ve Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında geliştirilen marjinal fayda ve marjinal verimlilik analizleriyle dikkatler, milli gelirin fonksiyonel dağılımına ilişkin makro ekonomik sorundan, üretim faktörlerinin fiyatlarının belirlenmesine ilişkin mikro ekonomik soruna çevrilmiştir. Ancak, daha sonraları
bölüşümün makro ekonomik yönleri konusuna tekrar ilgi duyulmaya başlanmıştır. Keynes devrimiyle birlikte bu ilgi yeni bir ivme kazanmış, birçok iktisatçı, makro bölüşüm konusunda teoriler geliştirmeye çalışmıştır.Keynes de bölütüm üzerinde durmut ve kapitalist ekonominin iki temel sorununun tam istihdam ve gelir dağılımı olduğunu vurgulamakla birlikte, daha çok birinci sorunu çözmekle uğraşmıştır. Getirdiği analiz yöntemleri kendinden sonra gelen iktisatçılar tarafından uzun dönem büyüme ve bölüşüm teori
leri için hareket noktasını oluşturmuştur. Aşağıda bu teorilerden konumuz açısından önemli görülenler incelenmiştir.2.1.4.1. BOULDİNG MODELİ:MUHASEBE ÖZDEŞLİKLERİ KURAMI
Boulding, ulusal gelirin bölüşümünü, hem teorik çalışmalar, hem de ekonomi politikaları açısından en önemli ekonomik sorun olarak görmüş; göreli kar ve göreli ücretlerle ilgilenen mikro bölüşüm teorilerinin ücret ve karların genel düzeyi ve bölüşüm yapısını belirleyen faktörlerin açıklanmasında yeterli olamayacağını, dolayısıyla, bir makro bölüşüm teorisinin gerekli olduğunu ifade etmiştir. Boulding, teorisinde milli gelirin ücretler ve karlar arasındaki dağılımı
nı, yatırım, tasarruf ve likidite tercihinin belirlediğini ortaya koymuttur.Milli gelirin, emek ve emek-dışı paylar arasında bölüşüldüğü ve ekonomide hane halkı ve firmalar olmak üzere başlıca iki karar birimi bulunduğu varsayımları altında, bu birimlerin muhasebe dengeleri aşağıdaki gibi gösterilebilir.
TABLO 1.2. BOULDING MODELİNDE FİRMA DENGESİ
FİRMA DENGESİ |
|
| AKTİF | PASİF |
|
Firmalara olan borçlar ( kb¢ ) |
Mallar ( qb ) |
Hanehalkına olan borç lar (kh¢ ) |
Firmalardan alacaklar ( kb) |
Net gelirler ( gb ) |
Hanehalkından alacaklar( kh) |
|
KAYNAK: M. BRONFOBRENNER a.g.e. s. 415
TABLO 1.3. BOULDING MODELİNDE HANE HALKI DENGESİ
HANE HALKI DENGESİ |
|
| AKTİF | PASİF |
|
Firmalara olan borçlar ( khb ¢ ) |
Mallar ( qh ) |
Hanehalkına olan borçlar (khh ¢ ) |
Firmalardan alacaklar ( khh) |
Net gelirler ( gh ) |
Hanehalkından alacaklar ( kh) |
|
|
|
KAYNAK: M. BRONFOBRENNER a.g.e. s. 415
Firmaların aktif ve pasif kalemleri birbirine eşit olacağına göre;
mb + qb + kb + kh º kb¢ + kh¢ + gb (1)
yazılabilir. Bunu tüm firmalar açısından ifade ettiğimizde;
Mb + Qb + Kb + Kh º Kb¢ + Kh¢ + Gb (2)
elde edilir. Kb ve Kb¢ , firmaların kendi aralarındaki borç ve alacakları olduğundan birbirine eşittir. Böylece, özdeşlik;
Mb + Qb + Kh º Kh¢ + Gb
ve buradan;
Gb º Mb + Qb + (Kh - Kh¢ ) (3)
yazılabilecektir. Gb, firmaların net gelir özdeşliğidir. Firmaların tasarruf özdeşliği ise bu son eşitliğin diferansiyelidir;
dGb º dMb + dQb + dKb + dKh - dKh¢
Tablo 1.3’deki hanehalkına ilişkin değerlerden hareketle, hane halkı özdeşliği;
mh + qh + kbh + gbh +khh º khb¢ + khh¢ + gh (4)
olacaktır. Bunları toplam terimlerle(
å mh = Mh ..)ifade ettiğimizde;Mh + Qh + Kbh + Gbh +Khh º Khb¢ + Khh¢ + Gh (5)
Khh ve Khh¢ hanehalkının kendi aralarındaki borç ve alacakları olduğundan birbirine eşittir. Yine firma dengesi içinde hanehalkından alacaklar (kh) kalemi; hane halkı dengesi içinde firmalara olan borçlar (khb¢ ) kaleminin karşılığı olduğundan, Khb¢ yerine Kh¢ ; aynı şekilde Khb yerine Kh¢ ve son olarak; tüm firma sahipleri hane halkı üyesi olduklarından Gbh yerine Gb yazılabilir. Böylece, (5) no’lu özdetlik;
Gh º Mh + Qh - (Kh -Kh¢ ) + Gb (6)
şeklinde yazılabilir. (6) ve (3) nolu özdeşlikler birleştirildiğinde;
Gh º Mh + Qh + Mb + Qb (7)
elde edilir. Bu hanehalkının net gelir özdeşliğidir. Hanehalkının tasarruf özdeşliği, yukarıdaki özdeşliğin diferansiyelidir.
dGh º dMh + dQh + dMb + dQb (8)
Brüt firma karları (v), hanehalkına dağıtılmış brüt karlar (D) ile firma tasarrufları toplamına eşittir. Yani
V º dGb + D (9)
dir. Özdetlikte dG
b yerine konulduğunda;V º dQb + dMb + dKh - dKh¢ +D (10)
elde edilir. Yukarıdaki 8 no’lu özdeşlik reel mallar cinsinden (dM
h +dMb ihmal edilerek) belirtilirse,dGh º dQh + dQb (11)
yazılabilir. Bu aşamada Boulding, hanehalkı tasarrufları için ek bir özdeşlik getirmekte ve
dGh º W + D + dGb + Ch º dQh + dQb (12)
özdeşliği yazmaktadır. (W: ücret ödemelerini, C
h: hanehalkının dayanıksız tüketim malları harcamalarını ifade etmektedir) Özdeşlik w’ye göre çözülür; dGb ve dGh değerleri yerine konulursa;W º Ch + dQh - (dMb + dKh + dKh’ + D) (13)
bulunur. Parantez içindeki ifadenin Boulding analizinde önemli bir yeri vardır. Bu ifade T ile gösterilmekte ve “transfer faktörü” adını almaktadır. Sözkonusu faktör, brüt kar özdeşliğinde (+); ücret özdeşliğinde de (-) işaret taşımaktadır. Böylece, transfer faktörü, ücretlerden karlara doğru bir akımı ifade etmektedir.
Transfer faktörü ile ilgili gerekli açıklamayı yapmadan önce, ücret ve brüt karlar için yeni özdeşlikler yazılabilir ve toplam ürünün bunlar arasında tüketildiği gösterile
bilir. Nitekim;W º Ch + dQh - T (14)
V º dQb + T (15)
yazılabilir. Boulding modelinde toplam ürün(P
h), ücret ve karların toplamı olduğundan;W + V º Ch + dQh - T + dQb + T (16)
W + V º Ch + dQh + dQb (17)
dir. Görüldüğü gibi transfer faktörü ücret ve karlar arasında tüketilmektedir.
Yukarıda açıklandığı üzere; transfer faktörü, dM
b , dKh, -dKh, ve D’nin toplamıdır. dMb; firmaların likidite tercihlerini göstermekte ve itareti negatif olabilmektedir. Benzer biçimde, dKh ve -dKh , terimlerinin toplamı; hane halkının firmalara olan borcunun net artışı olup, negatif işaret taşıyabilir. Boulding, dKh’nin aslında tüketici kredisi olduğunu ve transfer faktöründeki artışların emek-dışı payları da artırdığını ifade etmektedir. Böylece, modelde kredi hacminin genişlemesi, emek-dışı paylar tarafından emilmektedir. Üçüncü terim olan -dKh, firmaların hanehalkına olan borçlarını göstermektedir. D ise, firmaların kar, faiz ve rant toplamıdır. Buradan hareketle Boulding, milli gelirin emek ve emek-dışı paylar arasındaki bölüşümünün sadece 6 faktöre bağlı olduğunu vurgulamaktadır. Sözkonusu faktörler ve faktör paylarının etkileşimi aşağıda topluca gösterilmiştir.Kısaca ifade etmek gerekirse, Boulding’in bölüşüm teorisinde, faktör payları bağımlı değişken olarak ele alınmakta ve başlıca 6 bağımsız değişkenin fonksiyonu biçiminde düşünülmektedir. Örneğin, hane halkı tüketiminin artması emek payını artırırken, brüt firma karlarının artışının emek payını azaltığı ve emek-dışı payları artırdığı görülmektedir.
TABL
O 1.4:EMEK VE EMEK-DIŞI FAKTÖR PAYLARINA ETKİ EDEN DEĞİŞKENLERDEĞİŞKEN |
DEĞİŞKEN ADI |
EMEK PAYI |
EMEK-DITI PAY |
1. |
Hanehalkı tüketimi (Ch) |
|
Dütüt |
2. |
Hane halkı dayanıklı mal birikimi(d Qh) |
|
Dütüt |
3. |
Firmaları n likidite tercihi (dMh) |
|
Artış |
4 |
Tüketici kredilerinin artışı (dKh) |
|
Artış |
5. |
Firmaların tahvil satışı (-dKh) |
|
Dütüt |
6. |
Brüt firma karları (D) |
|
Artış |
Kaynak: M. Bronfenbrenner, a.g.e., s. 416
Boulding teorisinde nedensellik ilişkisinin yönü eleştirilmiştir. Nitekim, faktör paylarına etkisi olduğu öne sürülen değişkenlerde meydana gelecek bir artışın kaynağı, gerçekte faktör paylarındaki değişmeler olabilir. Bu modelde sıralanan değişkenler dışında üretim, istihdam hacmi ve ücretlerde meydana gelecek değişmeler faktör paylarını etkileyebilecektir. Özellikle hanehalkı gelirlerinin büyük ölçüde maaş ve ücret gelirlerinden oluştuğu kabul edilirse, emek payı lehine bir değişimin hanehalkı tüketimini
de yükselteceği açıktır.Diğer taraftan, Keynezyen bir bölüşüm modelinde, sadece iki ekonomik birim dikkate alınmakta ve devletin bölüşüm politikalarına yer verilmemektedir. Böylelikle, Boulding’in teorisi, milli gelirin emek ve emek-dışı paylar arasındaki bölüşümünü genel denge yaklaşımıyla ele almakla birlikte, faktör paylarına etki eden değişkenleri açığa çıkarmanın dışında, oldukça yüzeysel bir nitelik taşımaktadır.
LİCartter modelinde bölütüm, tüm ekonomi için gelir düzeyinin belirlenmesiyle ilitkilendirilen basit bir Keynesgil modelle açyklanmaktadır. Modelde, fonksiyonel gelir dağılımı, ex ante tasarruf-yatırım eşitliğine bağlanmış ve denge gelir düzeyi hareket noktası olarak alınmıştır. Modelde temel amaç, gelirin ücret payı ve ücret dışı pay arasında fonksiyonel dağılımındaki bir değişikliğin denge gelir durumunu nasıl etkilediğini göstermektir. D
olayısıyla, model, gelir bölüşümünü değil, bölüşülen gelirde ortaya çıkan değişmenin sonuçlarını ortaya koymaya yöneliktir. Bu nedenle, gelir dağılımının düzeltilmesi yönündeki politika uygulamalarının değerlendirilmesi bakımından bazı ipuçları bu modelden elde edilebilmektedir.Cartter’ın modeli dört temel önermeye dayanır:
1- Gelir dengesi exante tasarruf(S) ve yatırım(I) eşitliğine dayanır.
I = S (1)
2- Exante yatırım hızı karın(P) doğrusal bir fonksiyonudur.
I = p (P) (2)
Bu denklemde, p yatırım-kar katsayısı olarak tanımlanan bir sabittir ve I/P oranına eşittir. Ayrıca, 0 < p < 1 olduğu kabul edilmiştir.
3- Gelirin, “itçiler” ve bütün emek dyşı ekonomik kaynakların sahibi “kapitalistler” olmak üzere iki faktör arasında paylaşıldığı varsayılmıştır. Böylece, milli gelirin iki fonksiyonel payı ücretler ve karlardır. Cartter, toplam gelirin(Y) ücretler şeklinde emeğe giden bölümünü l simgesiyle gösterir. Kapitalistlere giden karlar şeklindeki gelir payı (1- l )‘dır. Bu bize toplam ücretler ve toplam karlar konusunda iki tanım denklemini vermektedir.
W = l Y (3)
P = (1 - l ) Y (4)
İkinci ve dördüncü denklemden yararlanarak yatırımları şöyle tanımlayabiliriz:
I = p (1 - l ) Y (5)
4- Dördüncü önermeye göre, ekonomideki tasarruf, ekonomideki belli başlı grupların marjinal ve ortalama tasarruf eğilimlerine, gelirin bu gruplar arasındaki bölüşümüne ve karların hangi ölçüde firma içinde tutulduğuna ya da hisse sahiplerine dağıtıldığına bağlıdır. Bunlar, Cartter tarafından şu simgelerle ifade edilmektedir:
a = Ücret gelirinden (marjinal ya da ortalama) tasarruf eğilimi,
b = hissedar gelirlerinden tasarruf eğilimi,
v = Kar gelirinin hissedarlara ya da firma sahiplerine giden bölümü, yani
dağıtılmış karlar
1- v = firmanın alıkoyduğu toplam kar payı.
Bu denklemler çercevesinde ücretlilerin tasarruf fonksiyonunu,
Sw = al Y (6)
Ücret dışı gelir (kar) elde edenlerin tasarruf fonksiyonu ise,
Sp = bvP + ( 1 - v ) P (7)
dir. Dört numaralı denklemdeki kar (P) fonksiyonunu 7 numaralı denklemde yerine koyduğumuzda:
Sp = (bv) { (1 - l ) Y} + ( 1 - v ) { (1 - l ) Y } (8)
Sp = {bv + (1 - v ) } { (1 - l ) Y } (9)
denklemleri elde edilir.
Toplam tasarruflar ücret gelirlileri ve ücret dışı gelirlilerin tasarrufları toplamından oluşacağına göre:
S = Sw + Sp (10)
yazılabilir. 6 ve 7 numaraları eşitlikleri bu denklemde yerine koyduğumuzda:
S = al Y + Sp = {bv + (1 - v ) } { (1 - l ) Y } (11)
S = Y {al + (1 - l ) {bv + (1 - v ) } (12)
yazılabilir. Başlangıç koşulu olan I = S eşitliğinde, 5 ve 12 numaralı denklemleri yerine koyduğumuzda,
p
(1 - l ) Y = Y {al + (1 - l ) {bv + (1 - v ) } (13)bulunur. Eşitliğin her iki tarafını Y ile böldüğümüzde,
p
(1 - l ) = {al + (1 - l ) {bv + (1 - v ) } (14)elde edilir. Bu denklem, tasarruf-yatırım özdeşliğini, gelirin ücret ve ücret dışı payları arasında fonksiyonel dağılımındaki bir değişikliğin, denge gelir düzeyi üzerindeki olası etkilerini ortaya koymaktadır. Bu denklemle ilgili olarak ifade edilebilecek temel noktalar şunlardır:
Göreli ücretler payındaki bir artış, karlarda ve yatırım harcamalarında bir azalmaya neden olarak, denge gelir düzeyini düşürecektir. Yatırımlardaki azalma, tasarruf fonksiyonunda buna eşit düşme ile karşılanabilir. Fakat, bu, her iki gelir grubunun marjinal ve ortalama tasarruf eğilimlerine olduğunu kadar, gelir dağılımı
ndaki bir değişikliğin, kar gelirinin hissedarlara dağıtılan bölümü (v’nin değeri) üzerindeki etkilerine bağlıdır. Cartter’a göre, emek payındaki bir artış yatırımı, tasarrufu azalttığından daha çok azaltacaktır. Bu, gelir toplamının, göreli ücretler payında bir artış olması durumunda, her iki grubun tasarruf eğilimleri arasında, tasarruf fonksiyonunda tüm ekonomi açısından önemli bir düşüşe neden olacak kadar bir fark olmadığı anlamına gelir. Tasarruf fonksiyonunda böyle bir kaymanın meydana gelmesi için, ücretlilerin, ücret-dışı gruplardan daha küçük marjinal ve ortalama tasarruf eğilimine sahip olmaları gerekir.Emeğin göreli payının artması sonucu, yatırımlarda ortaya çıkan düşme, yatırım-kar katsayısında (
p ) ya da hissedarlara dağıtılan kar geliri payında (v) bir artışla karşılanabilir. p ‘de bir artış belli bir kar miktarının, öncesine oranla daha fazla bir yatırım harcamasını uyaracağı anlamına gelmektedir. Ancak, bu, kar beklentilerinin olumlu olması ya da kar durumlarının düzelmesi halinde olabilir. Gelir dağılımında, ücretliler lehine bir kayma ve bunun sonucunda da karların göreli payında bir düşüş olması durumunda, daha yüksek bir yatırım ancak, gelir dağılımındaki değişikliğin, tüketim harcamalarında gelecek gelirlere ilişkin olarak, daha olumlu beklentiler uyaracak düzeyde bir artış getirmesi durumunda olanaklıdır. Ancak, bu, emek payında bir artış olması durumunda, tasarruf fonksiyonunun yatırım fonksiyonundan daha fazla düşmesini gerektirir.Ayrıca, emeğin gelir toplamındaki göreli payındaki artışın getirdiği yatırım düşüşünü, v’nin değerindeki bir artış da karşılayabilir. Herhangi “bir” gelir düzeyinde v’deki artış tasarruf edilen gelir payındaki bir düşüş demektir. Çünkü, normal koşullar altında kar payını elde edenlerin marjinal ve ortalama
tasarruf eğilimleri bir’in altındadır. Bu nedenle, v değerindeki bir artış, tasarruf fonksiyonundaki aşağıya doğru kayma ile aynı şeydir. Bu kayma, yeteri kadar büyük olursa, denge gelir düzeyi etkilenmeyecektir.İkinci olasılık, ücretlerin gelir toplamındaki göreli gelir payında bir düşüş etrafında toplanır. Cartter modelinin cebirsel mantığı içinde, böyle bir düşüş otomatik olarak kar payını yükseltecek ve böylece, yatırım harcamalarını artıracaktır. Tasarrufun, yatırım harcamasındaki yukarı doğru kayma
oranından daha az arttığı varsayılırsa, çözümlemenin bir parçası olan diğer değişkenlerde hiçbir değişiklik olmadan denge gelir düzeyi yükselecektir. Tasarruf fonksiyonunun yukarı doğru, ancak, yatırım fonksiyonundan daha az kayacağı varsayımı, zorunlu olarak, cari tüketimde bir düşüş olacağı anlamına gelmektedir. Böyle bir değişikliğin yatırım-kar katsayısını etkilememesi oldukça güçtür. Ücretlerin gelir toplamındaki göreli paylarında, başlangıçta, meydana gelen bir düşüşün neden olduğu, daha yüksek bir kar düzeyi ancak, tüketici harcamaları hacmindeki mutlak bir düşüşün, gelecek kar olasılıklarına ilişkin beklentileri üzerindeki olumsuz etkileri göz önüne alınmazsa, daha yüksek bir yatırım harcaması getirecektir.